enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Çok Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
20°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
21°C
Cuma Çok Bulutlu
22°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
19°C
Bilgi: Klavye yön tuşlarını kullanarak galeri resimleri arasında geçiş yapabilirsiniz.

Makasın soğuk metalini parmaklarımın arasında çevirip zarfın ağzını dikkatle kestim. İçinden önce birkaç negatif şerit, sonra sararmış bir fiş ve en alta iliştirilmiş katlı bir not çıktı. Negatiflerin bir ucunda Selçuk’un el yazısıyla küçük bir işaret vardı. Rakam değil, kelimeydi: “Bahçe.”

Yaşlı fotoğrafçı gözlüğünü düzeltti.

“Onları yıllarca sakladım,” dedi. “Bana teslim eden kişi Selçuk Bey’di.”

Kalbim boğazıma tırmandı. Notu açtım. Kâğıdın kenarı yıpranmış, mürekkebi hafif dağılmıştı.

“Şehnaz, eğer bu sana ulaştıysa, yıllardır içimde taşıdığım yük bir şekilde ortaya çıkmış demektir. Evin satışında bir yanlışlık değil, bir hile var. Kanıt sandığım şeyler eksik. Bu negatiflerde, bana gerçeğe götürecek yüzler var. Sana kanıt olmadan korku bırakmak istemedim. Eğer ben anlatamadan gidersem, Rıza Usta sana devamını söyler. Beni bağışla. Seni koruduğumu sanırken sustum.”

Altına Selçuk’un imzası atılmıştı.

Elim titredi. “Devamını söyler,” kısmına takılıp yaşlı adama baktım.

“O kimlerdi?” diye sordum.

Rıza Usta cevap vereceği sırada dükkânın kapısı açıldı. İçeri Toygar girdi. Beni orada görünce olduğu yerde durdu. Yüzü bir anda bembeyaz oldu. Sağ elinde tuttuğu kahverengi dosya gevşedi.

“Şehnaz…” dedi kısık sesle.

Ben notu havaya kaldırdım. “Bunu bana sen mi söyleyecektin, yoksa ben seni bir gece daha yürüyüşe çıktı sanıp bekleyecek miydim?”

Toygar kapıyı arkasından kapattı. Aceleyle yanıma gelmedi. Kaçmayı da denemedi. Sadece birkaç adım ötede durdu.

“Bu akşam anlatacaktım,” dedi.

“Bu cümle, gerçeğin yerini tutmuyor.”

Başını eğdi. “Biliyorum.”

Rıza Usta, dükkânın arka tarafındaki tabureyi çekip bize yer açtı. “İkiniz de oturun,” dedi. “Bu mesele bağırarak değil, tamamını duyarak çözülür.”

Ben oturdum ama Toygar ayakta kaldı. Dosyayı tezgâha bıraktı.

“Babam öldükten sonra,” diye başladı, “annemin eski sandığını boşaltıyordum. Dipte teneke bir kutu vardı. İçinden bu ikinci anahtar, bir mektup ve birkaç isim çıktı. Rıza Usta’nın adı da oradaydı.”

“Bana neden hemen söylemedin?”

Toygar gözlerini bana kaldırdı. “Çünkü mektupta babamın, senin eski aile evinin satışıyla ilgili bir usulsüzlüğe tanık olduğu yazıyordu. Tanık olduğu değil, susarak buna ortak olduğu.”

İçimdeki öfke ile merak birbirine dolandı. “Açık konuş.”

Toygar derin bir nefes aldı.

“Babam, yıllar önce müteahhit Vahit Karaca’nın işlerini takip eden bir şoförmüş. Evrak götürüp getirirmiş. Sen hastanedeyken, senin adına düzenlenmiş bir vekâletnameyle aile evi satılmış. Babam o gün imza sırasında senin orada olmadığını biliyormuş. Ama sustuğu için işlem ilerlemiş.”

Rıza Usta söze girdi. “Selçuk Bey, satış bedelinin düşük olduğunu ve tarihlerde tutarsızlık bulunduğunu fark etmişti. Sonra da Vahit Karaca ile Toygar’ın babasını, tapu memuruyla aynı masada görünce şüpheleri arttı. O gün onların çıktığı kahvehanenin arka bahçesinde birkaç kare çekti. Negatifler onlar.”

Titreyen parmaklarımla şeritleri ışığa kaldırdım. Siluetler seçiliyordu. Bir masanın etrafında üç erkek. Birinin Selçuk olmadığını hemen anladım; Selçuk fotoğrafı çeken kişiydi. Diğerlerinden biri iri yapılı, bıyıklı bir adamdı. Toygar babasının gençliğine benziyordu. Üçüncü adamın önündeki deri çanta dikkat çekiyordu.

“Fotoğraf makinesi neden kayboldu?” dedim.

Rıza Usta acı bir yüzle başını salladı. “Selçuk Bey filmi bana verip ‘bunu hemen basma, önce ben bir şey daha doğrulayacağım’ dedi. Ertesi gün dükkânına biri girip fotoğraf makinesini ve bazı kâğıtları almış. Selçuk Bey kimin yaptığını ispatlayamadı. Negatifleri ben sakladım. O zamanlar ‘kanıt eksik’ diye düşünüyordu. Sizi telaşlandırmak istemedi.”

Toygar, dosyayı açıp içinden başka evraklar çıkardı. “Ben de son haftalarda bunların peşinden gittim. Dicle adında bir avukatla görüştüm. Hastane kayıtlarına ulaştık. Vekâletnamenin düzenlendiği gün senin yatışın devam ediyormuş. Ayrıca satış bedeli rayicin çok altındaymış. Babamın mektubunda, Vahit’in senin kimlik fotokopine bankadaki kredi dosyasından ulaştığı yazıyor. Selçuk’un borçlarını kullanıp acele bir satış görüntüsü yaratmışlar.”

Başım zonkladı. O yıllar bir sis gibi üzerime çöktü. Annemden kalan evi kaybettiğimizde, hastane dönüşünde Selçuk’un yüzünde gördüğüm yenilgiyi hatırladım. Ben borçlara, o ise bana bakamamış olmanın utancına sığınmıştı. Meğer ikimiz de gerçeğin sadece yarısını taşıyormuşuz.

“Yani Selçuk beni satmadı,” dedim, neredeyse fısıltıyla.

“Hayır,” dedi Rıza Usta. “Borçları vardı, evet. Hataları da vardı. Ama o evin o şekilde elinizden alınmasını istemedi. Sonradan durumu toparlamaya çalıştı.”

Toygar bir adım yaklaştı. “Bunu sana söylemem gerekirdi. En başta. Her gece çıkıp buraya, arşive, avukata koştum. Ama korktum. Babamın adı geçince benim de sana yalanla yaklaşmış biri olduğumu düşüneceğinden korktum.”

Gözlerimi ondan ayırmadan sordum: “Peki ne oldum ben? Kendi hayatına ait bir soru sorduğunda oyalanması gereken biri mi?”