enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Çok Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
20°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
21°C
Cuma Çok Bulutlu
22°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
19°C
Bilgi: Klavye yön tuşlarını kullanarak galeri resimleri arasında geçiş yapabilirsiniz.

Toygar başını eğdi. “Hayır. Seni koruduğumu iddia etmeyeceğim. Bu doğru olmaz. Ben sadece korktum ve bu korkunun bedelini sana ödetmiş oldum. Bunun sorumluluğu bana ait.”

İlk kez savunma cümlesi kurmadan bunu söylemesi, içimdeki düğümün biraz çözülmesine yetti. Hâlâ kırgındım ama sözleri dürüsttü.

“Şimdi ne olacak?” dedim.

Toygar dosyadaki bir belgeyi önüme koydu. “Dicle’ye göre evin bugünkü sahiplerine bir şey yapamayız. Aradan çok zaman geçmiş, üstelik onlar sonradan iyi niyetle daire alan kişiler. Ama sahte vekâlet ve düşük bedelle haksız kazanç konusunda hem savcılığa suç duyurusu hem de tazminat davası açabiliriz. Vahit Karaca hayatta. Şirketi oğullarının üstüne. Belgeler güçlü görünürse uzlaşma yoluna gitmek isteyebilirler.”

Aylar süren bir mücadeleyi gözümde canlandırdım. Eskiden olsa geri çekilirdim. Ama bu kez yalnız değildim ve gerçeği artık taşıyabiliyordum.

“Davayı açalım,” dedim. “Ama bir şartla.”

Toygar gözlerimin içine baktı.

“Bundan sonra korktuğun şeyi de bana söyleyeceksin. Suskunlukla iyilik yaptığını sanmayacaksın.”

Toygar, cebinden o pirinç anahtarı çıkarıp avucuma bıraktı. Üzerindeki soluk “17” ışıkta parladı.

“Artık hiçbir anahtar cebimde saklı kalmayacak,” dedi.

O gece eve birlikte döndük. İlk kez haftalardır aynı yatağa aynı düşünceyle uzandık: Kaçmayacağız.

Sonraki üç ay yorucuydu. Hastane yazıları toplandı, tapu kayıtlarının örnekleri çıkarıldı, vekâletnamedeki imza ile benim eski imzalarım karşılaştırıldı. Rıfat’ın mektubu, tek başına her şeyi çözmese de soruşturmanın kapısını araladı. En önemlisi, negatiflerdeki tarihlerle işlem günleri birbirini tutuyordu. Fotoğraflardan birinde masadaki dosyanın kapağında aile evimizin açık adresi seçiliyordu.

Vahit Karaca’nın oğulları, savcılıktan ifade çağrısı gelince Dicle üzerinden haber yolladı. Önce inkâr ettiler. Sonra, babalarının “o dönem sert ticaret yaptığı”ndan söz etmeye başladılar. Aylar sonra, resmi bir uzlaşma toplantısında oturduk. Geriye dönük olarak evi alamayacağımız belliydi. Ben de artık orada yaşamıyordum. Fakat sahte vekâlet yüzünden uğratıldığım maddi zararın bir kısmı için ödeme yapmayı kabul ettiler. Ayrıca, satış işleminin usulsüzlüğüne ilişkin beyan dosyaya girdi. En büyük tesellim para değildi.

Asıl tesellim, Selçuk’un adının temizlenmesiydi.

Dosyadan çıktığımız gün avukat koridorunda ağladım. Toygar yanımda durdu, bu kez susarak değil, omzuma elini koyarak.

“Geç kaldım,” dedi. “Ama yanında kalmak istiyorum.”

“Geç kaldın,” dedim. “Ama kaldın.”

O paranın bir bölümünü borç kapatmak ya da gösterişli bir şey almak için kullanmadım. Annemin adını taşıyan küçük bir mahalle okuma odası kurduk. Eski bir dükkânı kiralayıp raflar yerleştirdik. Çocuklar için masalar, büyükler için iki koltuk, pencere önüne de sardunyalar koyduk. Açılış günü ilk rafa Selçuk’un yıllar önce not düştüğü o negatiflerin baskılarından birini çerçeveletip astım. Altına küçük bir cümle yazdırdım: “Gerçek bazen geç gelir, ama yolunu bulur.”

Toygar açılışta en çok sandalyeleri taşıdı, en son da konuştu.

“Ben bu odanın kurulmasına yardım ettim,” dedi mahalleliye, “çünkü saklanan şeylerin insanı nasıl eksilttiğini kendi evimde öğrendim.”

Herkes ne demek istediğini tam anlamadı belki. Ama ben anladım.

Akşam kapanışta dükkânın anahtarını birlikte çevirdik. Eve dönerken elimi tuttu. Aramızdaki yaş farkı, insanların bakışları, geçmişin yorgunluğu… Hiçbiri yok olmamıştı. Ama artık aramızda gizli bir kapı da yoktu.

Salona girince eski sehpanın üzerine, o gün çerçeveletmediğim bir fotoğrafı bıraktım. Aile evimizin önünde genç hâlimle duruyordum. Yanıma Toygar geldi.

“Buna her baktığında üzülüyor musun?” diye sordu.

“Eskisi kadar değil,” dedim. “Artık sadece kaybettiğimi değil, sonradan bulduğumu da görüyorum.”

Toygar başını eğip alnımı öptü. “Beni affetmen zaman alırsa beklerim.”

“Affetmek başka,” dedim. “Yeniden güvenmek başka. İkisini de aceleye getirmeyeceğim.”

“Tamam,” dedi. “Ben de acele ettirmeyeceğim.”

O gece ilk kez, evimizin kapısı kilitlenince içim sıkışmadı. Toygar’ın nereye gittiğini merak etmedim. Çünkü gitmiyordu. Çünkü bilmem gereken her şeyi artık bana söylüyordu. Çünkü güven, büyük sözlerle değil, saklanmayan küçük gerçeklerle geri dönüyordu.

Sabah uyandığımda mutfaktan çay sesi geliyordu. Masanın üstünde tek bir şey duruyordu: Pirinç anahtar.

Altına da kısa bir not bırakmıştı.

“Evimizin, dükkânın, kalbimin anahtarı aynı yerde dursun istiyorum: gözünün önünde.”

Anahtarı avucuma aldım, gülümsedim ve yıllar sonra ilk kez geçmişe değil, önümde duran güne doğru yürüdüm.