Eşim Murat, her fırsatta en büyük hayalinin bir çocuk, özellikle de bir erkek evlat sahibi olmak olduğunu söylerdi.

Eşim Murat, her fırsatta en büyük hayalinin bir çocuk, özellikle de bir erkek evlat sahibi olmak olduğunu söylerdi.

Gözlerinin içi parlayarak, “Onunla halı sahaya gitmek, ona hayatı öğretmek, hafta sonları beraber araba tamir etmek… Tek istediğim bu hayatta bir iz bırakmak,” derdi.

Benim önceliğim ise bambaşkaydı. Bir hemşire olarak bugünlere gelebilmek için ne uykusuz geceler ne de bitmek bilmeyen hastane mesaileri atlatmıştım. Atanmak için verdiğim emekler, o yorucu nöbetler… Kariyerimi büyük bir özveriyle inşa etmiştim. Murat’tan daha fazla kazandığım için evin maddi yükünün büyük bir kısmı benim omuzlarımdaydı ama bunu hiçbir zaman sorun etmemiştim.

Bebek fikrini her açtığında bana aynı sözü veriyordu: “Senin hayatında hiçbir şey değişmeyecek. Sen yine hemşireliğine, o çok sevdiğin mesleğine devam edeceksin.”

Nihayet hamile kaldığımda, ultrasonda o haberi aldık: İkiz bebeklerimiz olacaktı.

Murat sevinçten havalara uçtu. “İki erkek çocuk mu? Çifte bayram! Her şeyi ben halledeceğim; bezlerini değiştireceğim, geceleri ben kalkacağım, mamalarını ben yedireceğim. Sen yeter ki mesleğinden geri kalma, o kadar emeğin var,” diye beni sürekli teselli ediyordu. 👇 👇

Doğumdan sonra sadece bir ay evde kalabildim. Hastanedeki kadrom ve hastalarım beni bekliyordu. Ancak o bitmek bilmeyen 24 saatlik nöbetlerden veya yorucu servis günlerinden eve döndüğümde beni huzur değil, tam bir kaos karşılıyordu. Mutfakta dağ gibi birikmiş bulaşıklar, taşan çamaşır sepetleri ve ağlamaktan helak olmuş iki bebek…

Murat ise sadece omuz silkiyordu: “Bütün gün hiç durmadılar, inan ben de perişan oldum, uykusuzum.”

Bu durum bizim rutine dönüştü. Ben hastanede ayakta onlarca hastaya yetişmeye çalışıyor, eve gelip dinlenmek yerine sabaha kadar ikizlerle ilgileniyor, ertesi sabah yine yorgunluktan bitap halde nöbete gidiyordum.

Bir gece, kucağımda ağlayan bebeklerden birini pışpışlarken, diğer yandan şişmiş ayaklarımı ovuyordum. Murat yanıma gelip o soğuk cümleyi kurdu:

“Biliyor musun, bu işin tek bir çözümü var. Artık evde kalmalısın. Kariyerinin sonuna geldin.”

Donup kaldım. “Hayır, böyle konuşmamıştık. Ben bu meslek için kaç yıl emek verdim, bu asla olmayacak!” dedim.

Gözlerini devirerek, o tanıdık ve can acıtıcı savunmaya geçti:

“Peki ne bekliyordun ki? Türkiye’de bütün anneler çocukları için fedakarlık yapar. Sen hiç evde oturup çocuk bakan, ‘ev erkeği’ olmuş bir baba gördün mü bizim buralarda? El alem ne der?”

O an anladım ki, hamileyken verdiği o pembe sözlerin hepsi aslında beni bu noktaya getirmek için birer tuzaktı. Ama pes etmeyecektim.

Ertesi sabah mutfakta kahvaltısını yaparken yanına gittim, yüzümde kararlı bir gülümsemeyle dedim ki:

“TAMAM MURAT. İSTEDİĞİN OLSUN. İSTİFAMI VERİYORUM VE EVDE KALIYORUM. AMA BİR ŞARTIM VAR…”

Murat, yüzündeki o muzaffer gülümsemeyle kahvesinden bir yudum aldı. Karısının pes ettiğini, o çok sevdiği üniformasını dolaba kaldıracağını duymak, egosunu besleyen en büyük ödül olmuştu. “Neymiş o şartın?” dedi, sanki çoktan kabul etmiş gibi büyük bir özgüvenle.

Yüzümdeki sakin ama sarsılmaz ifadeyi bozmadan gözlerinin içine baktım. “İstifamı bugün hazırlayacağım. Ancak, bu kararın kalıcı olması için 30 günlük bir ‘geçiş süreci’ istiyorum. Yarından itibaren tam bir ay boyunca, evde sadece bir misafir gibi yaşayacağım. Bebeklerin tüm bakımı, evin temizliği, yemek, alışveriş ve faturalar… Kısacası hamileyken ‘ben hallederim’ dediğin her şeyi tek başına yapacaksın. Ben sadece onları seveceğim ve dinleneceğim. Eğer bu 30 günün sonunda ‘ben bunu yapabiliyorum’ dersen, o dilekçeyi hastane yönetimine bizzat sen götüreceksin.”

Murat kahkahayı bastı. “Sadece bu mu? Alt tarafı iki bebek ve ev işi… Aylardır hastanede nöbet tutmaktan yorulduğun için gözünde büyütüyorsun hayatım. Yarın sabah başla misafirliğine!”

Ertesi sabah saat 06:00’da, alarm çaldığında yerimden kıpırdamadım. Murat, alışkanlıkla dürtükledi: “Hadi canım, ikizler uyandı, birine bakman lazım.”

Gözümü bile açmadan mırıldandım: “Hatırlarsan, bugün misafirliğimin ilk günü. Onlar senin ‘çifte hayalin’ Murat, hadi kalk.”

Murat homurdanarak kalktı. İlk iki saat her şey yolunda gibiydi. Ancak saat 10:00 olduğunda, mutfaktan kırılan bir tabak sesi ve aynı anda yükselen iki bebek çığlığı evi sardı. Murat kapıda belirdi, üstü başı mama içindeydi. “Bir türlü doymuyorlar! Biri susuyor, diğeri başlıyor. Nerede bu bebeklerin temiz zıbınları?”

Kitabımı okumaya devam ederken, “Çamaşır sepetindedir, tabii dün yıkadıysan,” dedim sakince. Yıkamamıştı. Akşam olduğunda evin hali, bir savaş alanından farksızdı. Murat, hayatında ilk kez ütü yapmaya çalışırken gömleğini yakmış, akşam yemeği için sipariş ettiği pizzanın kutuları salonun ortasında dağ gibi birikmişti.

Birinci haftanın sonunda Murat’ın o kendine güvenen halinden eser kalmamıştı. Gözlerinin altı morarmış, omuzları çökmüştü. Artık halı sahadan veya araba tamir etmekten bahsetmiyordu. Tek konuştuğu şey, bebeklerin gaz sancısı ve bitmek bilmeyen bulaşıklardı.

“Neden yardım etmiyorsun?” diye bağırdı bir akşam. Sesi çatallanmıştı. “Ben senin kocanım, perişan oldum görmüyor musun?”

Sakinliğimi koruyarak ona baktım. “Ben aylarca 24 saatlik hastane nöbetinden çıkıp eve geldiğimde, sen tam olarak bu durumdayken bana ne demiştin Murat? ‘Bütün gün ağladılar, ben de uyuyamadım’ deyip omuz silkmmiştin. Ben hem hemşirelik yaptım, hem annelik, hem aşçılık… Sen şimdi sadece ‘baba’ ve ‘ev reisi’ olmanın küçük bir provasını yapıyorsun. Yorulmuş olamazsın, ne de olsa ‘tüm anneler’ bunu yapıyor, değil mi?”

Murat’ın yüzü kıpkırmızı oldu. O gece, çocuklardan biri ateşlendiğinde paniğe kapıldı. Bir hemşire olarak soğukkanlılığımı koruyordum ama o, elindeki dereceyi bile doğru dürüst tutamıyordu. “Hastaneye gidelim, bir şeyler yap!” diye yalvardı. Sadece ılık bir duş ve doğru müdahaleyle sorunu çözdüm. Murat o an, benim mesleğimin sadece bir “iş” olmadığını, bir donanım, bir güç ve bir kimlik olduğunu ilk kez gerçekten hissetti.

  1. güne geldiğimizde Murat mutfak masasına çökmüş, ağlayan bebeklerin gürültüsü altında başını ellerinin arasına almıştı. İçeri girdim, elimde istifa dilekçem duruyordu.

“Süre dolmak üzere Murat. İstifamı imzalamaya hazır mısın? Yoksa el alem ne der diye düşünmeye devam mı edelim?”

Murat başını kaldırdı. Gözlerinde ilk kez gerçek bir takdir ve derin bir pişmanlık gördüm. “Yapamıyorum,” diye fısıldadı. “Ben bu evin direği olduğumu sanıyordum ama o direk senmişsin. Senin kariyerini bitirmeni istemek, bu evin nefesini kesmekmiş. Özür dilerim. Verdiğim sözleri tutmadığım için, emeğini küçümsediğim için, seni bu yalnızlığa ittiğim için…”

Gülümseyerek yanına oturdum. O dilekçeyi gözlerinin önünde parçalara ayırdım.👇

“Bu zaten hiçbir zaman gerçek bir istifa dilekçesi değildi Murat. Boş bir kağıttı. Ben mesleğimden, kimliğimden asla vazgeçmem. Ama senin bu gerçeği öğrenmen için bu 20 güne ihtiyacımız vardı.”

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Murat, bebeklerin bakımını gerçekten üstlendi. Artık ben nöbetten geldiğimde beni kaos değil, mis gibi kokan bir ev ve huzurla uyuyan bebekler karşılıyordu. Murat artık “yardım eden koca” değil, “sorumluluk alan bir baba” olmuştu.

Anladım ki; bir kadının kariyeri, sadece kazandığı para değil, toplumun ona biçtiği o “fedakâr” gömleğini yırtıp atma gücüydü. Ve gerçek bir aile, birinin diğerinin üzerine basarak yükseldiği değil, omuz omuza vererek fırtınaları dindirdiği bir limandı.

Nöbetim bitmiş, sabah güneşi İstanbul’un üzerine doğarken eve dönüyordum. Kapıyı anahtarımla açtığımda Murat’ı, iki bebeği de kucağına almış, onlara fısıltıyla masal anlatırken buldum. Göz göze geldik. Gülümsedi. “Hoş geldin hayatım,” dedi. “Çay hazır, sen biraz dinlen, kahvaltıyı biz hazırladık.”

İşte o an, hayatımın en anlamlı zaferini kazandığımı biliyordum.