40 yaşındayım ve “Anne” dediğim kadın aslında annem değilmiş..

Parmaklarım kaskatı kesildi. "Aman Tanrım..." diye fısıldadım dehşet içinde. Çünkü yumakların arasında bulduğum şey, hayatım boyunca hiç görmemiş olmayı dileyeceğim kadar akılalmaz ve korkunç bir sırrı saklıyordu. Elimin değdiği o buz gibi, soğuk nesne, ağır çelikten yapılmış küçük bir kilit kutusuydu. Üzerindeki şifreli kilit tam oturtulmamış, aralık kalmıştı. İçimi kemiren o dehşet verici şüpheyle, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atarken titreyen ellerimle kapağı yavaşça yukarı kaldırdım.

Kutunun içinde gördüğüm ilk şey, o "rahatsız edici" hissin asıl kaynağıydı: Üzerinde kırmızı, büyük harflerle kırmızı bir mühür bulunan, soğuk ve resmi bir hastane dosyası duruyordu. Dosyanın kapağını araladığımda, doğrudan bana bakan karanlık, ürkütücü MR görüntüleriyle karşılaştım. Beyin taramalarıydı bunlar. Ve hemen yanlarında, doktorun o acımasız, klinik el yazısıyla düşüldüğü notlar vardı: "Ameliyat edilemez. Çok hızlı ilerleyen malign tümör. Beklenen süre: En fazla 6 ay."

Nefes alamıyordum. Beynim uyuşmuştu. Beni asıl şoka sokan şey sadece bu ölümcül teşhis değildi. Dosyanın hemen altında, benim adıma açılmış, kalın bir banka cüzdanı ve yasal bir vakıf sözleşmesi duruyordu. Cüzdanın sayfalarını çevirdiğimde gözlerime inanamadım. Her ay, benim ona "bakımevi masrafı" diye kendi boğazımdan keserek, uykusuz kalarak gönderdiğim o 75.000 lira, kuruşu kuruşuna bu hesaba yatırılmıştı. Dahası, üvey annem kendi öğretmenlik ikramiyesini, babamdan kalan küçük mirası ve ömrü boyunca biriktirdiği tüm servetini de bu hesaba eklemişti. Hesapta biriken para, benim bir ömür boyu çalışsam bile bir araya getiremeyeceğim, beni o 14 saatlik yorucu mesailerden sonsuza dek kurtaracak kadar devasa bir meblağa ulaşmıştı.

Kasanın en dibinde, benim için yazılmış, mürekkebi yer yer gözyaşı damlalarıyla dağılmış bir mektup vardı. işte yazan şeyler.. devamı sonraki sayfada...

FOTO GALERİLER