Her sabah bir kase çorba verdiğim kimsesiz adam, bir gün cebinden sararmış bir zarf çıkardı…
Üzerinde tek bir cümle yazıyordu:
“Artık sıra sende kızım…”
Ve ben o an anladım: O zarf sadece bir mirasın değil, yıllardır saklanan çok daha büyük bir sırrın kapısını açmıştı…
“Ben aslında sokakta yaşayan sıradan bir evsiz değilim kızım…”
Mektubun ilk cümlesi buydu. O satırı okuduğumda elimdeki kâğıt titremeye başladı. Lokantanın arka tarafındaki küçük masada oturuyordum. İçeride artık sadece bulaşık deterjanının kokusu, soğumuş çorbanın buharı ve duvardaki eski saatin tik takları vardı. Herkes gitmişti. Ben ise elimde sararmış bir zarfla, hayatımın tam ortasından ikiye ayrılışını izliyordum.
Mektubun devamında yaşlı adam adını yazmıştı: “Benim adım Cemal Karahan.”
Bu ismi daha önce duymuştum. Hem de defalarca. Şehrin girişindeki büyük tekstil fabrikasının eski sahibiydi. Yıllar önce hakkında haberler çıkmış, sonra bir anda ortadan kaybolmuştu. Kimisi öldüğünü söylemişti, kimisi çocuklarının onu yurt dışına götürdüğünü… Ama kimse onun aylarca lokantamızın karşısındaki eski bankta, yırtık bir paltonun içinde sessizce oturduğunu bilmiyordu.
Mektupta şöyle yazıyordu:
“Servetimi büyütürken evimi küçülttüm kızım. Param arttı ama sofram eksildi. Çocuklarım bana baba demeyi bıraktı; hesap, tapu, imza demeye başladılar. Hastalanınca beni iyileştirmek istemediler. Sadece ne zaman öleceğimi beklediler. Bir gece evimden çıktım. Peşimden kimse gelmedi.”
Gözlerim doldu. Her sabah çorba verdiğim o adamın sadece aç olmadığını anladım. O, insanlığa aç kalmıştı.
Belgeleri yeniden karıştırdım. Noter mühürlü sayfalar vardı. Bir avukatın adı, bir adres, bir telefon numarası… Son sayfada ise beni yerime çivileyen cümle yazıyordu:
“Bana evlat gibi davranan tek kişi sendin. Bu yüzden mal varlığımın büyük kısmını sana değil, senin vicdanına bırakıyorum.”
Başta anlamadım. “Bana değil, vicdanıma” ne demekti? Sonraki sayfayı çevirdiğimde her şey daha açık hale geldi. Cemal Bey, şehir dışında kalan eski bir konağı, birkaç dükkânı ve yüksek miktarda birikimi benim adıma devretmişti. Ama bir şartla: Bu miras, yalnızca benim zenginleşmem için kullanılmayacaktı. Belgelerde açıkça yazıyordu. O konak, sokakta kalan yaşlılar ve kimsesizler için sıcak bir yuvaya dönüştürülecekti.
O gece hiç uyumadım. Sabah olduğunda gözlerim şişmiş, kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Çantama zarfı koyup koşarak her zamanki banka gittim. Ama Cemal Bey yoktu.
Bank boştu.
Her sabah oturduğu yerde sadece katlanmış küçük bir kâğıt vardı. Eğilip aldım. Üzerinde titrek harflerle tek bir cümle yazıyordu:
“Artık sıra sende kızım.”
O an içime korkuyla karışık büyük bir sorumluluk çöktü. Hemen mektuptaki avukatın adresine gittim. Yaşlı, ciddi yüzlü bir adamdı avukat. Beni görünce şaşırmadı. Sanki geleceğimi biliyordu.
—Zeynep Hanım, dedi. Cemal Bey sizi uzun zamandır izliyordu.
—Nerede o? diye sordum hemen.
Avukat gözlerini kaçırdı.
—Dün gece hastaneye kaldırılmış. Size ulaşmamı istemedi. “Gelirse beni aramasın, vasiyetime baksın,” dedi.
Dizlerimin bağı çözüldü.
—Hangi hastane?
Avukat bir an sustu. Sonra adresi yazıp önüme koydu.
Hastaneye vardığımda yoğun bakımın kapısında bekledim. Dakikalar saat gibi geçti. Sonunda bir doktor çıktı. Cemal Bey’in sabaha karşı vefat ettiğini söyledi. O an boğazımdan ses çıkmadı. Bir insanın yokluğu bazen öyle ağır olur ki, ağlamak bile yetmez grsele ilerleyn devamı sonraki syfada....