Gece yarısını vurduğunda evin içindeki tüm sesler çekilir, geriye yalnızca duvar saatimizin o tekdüze tıkırtısı ve pencerelere vuran rüzgârın fısıltısı kalırdı. Tam altı aydır, saat on ikiyi gösterdiği her gece aynı şey tekrarlanıyordu.
Emre’nin adımları koridorda belirir, yatak odasının aralık kapısından süzülen loş ışık tenime vururken kalbimin göğüs kafesimi zorlayan çarpıntısı başlardı.
Bir kadının evliliğinde en çok arzuladığı şey, eşinin gözlerinde o sönmeyen ateşi ve koşulsuz dikkati görmektir derler.
Ama bu ateş, her gece aynı saatte kontrol edilemez bir fırtınaya dönüştüğünde, içinizi kaplayan o karşı konulmaz çekim hissiyle ürperti birbirine karışırdı.
Yatağın kenarına oturduğumda gölgeler birbirine geçerdi. Emre odaya girer, kapıyı sessizce kapatıp kilitlerdi. O an aramızda konuşulmayan, adeta havayı kalınlaştıran bir gerilim asılı kalırdı.
Gözleri üzerimde dolaşırken, bakışlarındaki yoğunluk nefesimi keserdi. Bana yaklaşır, parmak uçları boynumun kenarından omzuma doğru usulca kayardı.
Tenimin alev aldığını hissederdim ama aynı zamanda içimde düğümlenen o büyük sorunun ağırlığıyla sarsılırdım: Bu gece yine mi aynısı olacaktı?
“Bana söz vermiştin Leyla,” derdi fısıltıyla. Sesi öyle derinden ve öyle talepkâr gelirdi ki, reddetmek mümkün olmazdı. “Her şeyi geride bırakacaksın. Zihnindeki tüm kilitleri açacaksın.”
Her gece benden bunları istiyordu; sınırları zorlayan, beni benliğimin en savunmasız, en gizli köşelerine kadar soyan o ritüelleri. Başlarda bunun sıradan bir arzu oyunu, evliliğimizin beşinci yılında kaybettiğimiz o taze kıvılcımı yeniden yakalama çabası olduğunu sanmıştım.
Fakat günler geçtikçe bu istekler öyle bir hal almıştı ki, gün boyu zihnim sadece geceye kilitlenir olmuştu. İşteyken bile aklıma gelen tek bir bakışı, ellerimin titremesine, kalbimin sebepsizce hızlanmasına yetiyordu. Ne yapmam gerektiğini, bu fırtınanın bizi nereye sürüklediğini kestiremiyordum.
O gece, diğerlerinden çok daha ağırdı hava. Dışarıda yağmur sağanak halinde yağıyor, camları dövüyordu. Emre yanıma geldi, dizlerinin üzerine çöktü ve ellerimi ellerinin arasına aldı.
Avuçlarının sıcaklığı parmaklarımdan bütün bedenime yayıldı. Gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmadan, o her gece tekrarladığı talebini fısıldadı:
“Bu gece sonuna kadar gideceğiz. Hiçbir şeyi saklamayacaksın. Benden sakladığın, en çok korktuğun o gerçeği bu gece masaya koyacaksın.”
İşte her gece istediği buydu: Bedenlerimizin yakınlığından çok daha fazlası; ruhumun tüm çıplaklığı, maskesiz bir dürüstlük ve yıllardır içimde biriktirdiğim o derin korkuları tek tek itiraf etmem.
Her gece benden üç şey istiyordu: İlki, o gün boyunca benden sakladığı bir sırrı ona sormadan önce kendi içimdeki en utanç verici zaafı ona fısıldamam.
İkincisi, geçmişin yükünü ve evliliğimizin üzerinde asılı duran o görünmez duvarları tek bir dokunuşla yıkacak kadar ona teslim olmam. Üçüncüsü ise, onu kaybetme korkumu bir zayıflık değil, aramızdaki bağı güçlendiren bir tutku olarak kabullenmem.
Aylar önce aramızda açılan o soğuk mesafeyi kapatmak için bu tehlikeli oyunu o başlatmıştı. Gündüzleri hayatın koşuşturmacasında birbirine yabancılaşan iki insan olmaktan öyle korkmuştu ki, geceleri ruhumuzu çırılçıplak bırakan bir itiraf arenasına çevirmişti yatak odamızı.
Benden sadece tenimi değil, içimdeki tüm karanlığı talep ediyordu; çünkü biliyordu ki bir insan ancak en kırılgan yerinden sevildiğinde gerçekten iyileşirdi.
O gece gözlerinin içine baktım. Kalbim kaburgalarımı delecek gibi atarken, aylardır boğazımda düğümlenen o son itirafı dudaklarımdan döktüm:
“Seni her şeyden çok seviyorum ama bir gün benden sıkılmandan, bu evin içinde iki yabancıya dönüşmemizden öyle korkuyorum ki… Bazen seni kaybetmemek için kendimi yok sayıyorum.”
Sözlerim bittiğinde odada derin bir sessizlik oldu. Emre’nin gözlerindeki o yoğun ateş yerini derin bir şefkate ve sarsıcı bir rahatlamaya bıraktı. Elini yanağıma koydu, başparmağıyla dudağımın kenarını okşadı.
“Benim her gece senden istediğim tek şey buydu Leyla,” dedi, sesi titreyerek. “Bana tüm kalbini, korkularını açman. Çünkü bedenler birbirine alışır, geçer; ama birbirinin ruhunu gören iki insan asla ayrılamaz.”
O an anladım ki, korkuyla arzu arasında gidip gelen o geceler bizi bir uçuruma değil, birbirimizin en derin gerçeğine taşımıştı. Ne yapmam gerektiği sorusunun cevabı artık çok netti: Kaçmak ya da duvarlar örmek yerine, aşkın en saf, en dürüst ve en cesur haline teslim olmak. O gece, yağmurun sesi altında, aramızdaki tüm kilitler sonsuza dek çözüldü.
