Bu cümleyi kurarken bile ellerim titriyordu. Kızım Duru, üniversiteye yeni başlamıştı. Hayatının en güzel dönemindeydi. Yaz tatilinde birkaç arkadaşıyla birlikte Antalya’ya gitmek istediğini söylediğinde önce tereddüt etmiştim. Fakat erkek arkadaşı Baran’ın da onlarla birlikte olacağını öğrenince içim biraz olsun rahatlamıştı. Duru bana, “Anne, sadece beş gün kalacağız. Her gün seni ararım,” demişti.

İlk iki gün gerçekten de aradı. Sabahları görüntülü konuşuyor, kaldıkları otelin havuzunu, denizi ve arkadaşlarını gösteriyordu. Üçüncü gün ise telefonuna ulaşamadım. Önce önemsemedim. Belki şarjı bitmişti. Akşam olduğunda tekrar aradım. Telefon çalıyordu ama kimse açmıyordu. Gece yarısına kadar bekledim.

Saat sabaha karşı olduğunda Baran’ı aradım.

Telefonu açtığında sesi garipti.

“Duru nerede?” diye sordum.

Bir an sustu.

“Bilmiyorum,” dedi.

O iki kelimeyi duyduğum an sanki başımdan aşağı kaynar su döküldü.

“Nasıl bilmiyorsun? Kızımla aynı tatildesin!”

“Dün gece tartıştık. Sonra odadan çıktı. Geri döner sandım.”

“Kaç saattir dönmedi?”

Cevap vermedi.

Ertesi sabah Antalya’ya gitmek için ilk otobüse bindim. Yol boyunca yüzlerce kez Duru’yu aradım. Her aramada aynı sonuç vardı. Telefonu çalıyor ama açılmıyordu.

Otele vardığımda Baran lobide beni bekliyordu. Yüzü bembeyazdı. Fakat ilk dikkatimi çeken şey elleriydi. Parmaklarının arasında Duru’nun gümüş bilekliği vardı.

“Bunu nereden buldun?” diye sordum.

“Odada kalmış,” dedi.

Bilekliği elime aldığımda kalbim sıkıştı. Duru onu hiç çıkarmazdı. Babasının ölümünden sonra ona aldığım tek hatıraydı.

Polise kayıp ihbarında bulunduk. Duru’nun fotoğrafları her yerde paylaşılmaya başlandı. Otelin güvenlik kameraları incelendi. Kamera kayıtlarında Duru’nun gece saat 23.47’de otelden çıktığı görünüyordu. Tek başınaydı.

Baran ise odada kalmış görünüyordu.

Bu görüntü herkesin dikkatini çekti.

“Bir sorun mu vardı?” diye sorduklarında Baran sürekli aynı şeyi söylüyordu.

“Aramız bozulmuştu. Duru yalnız kalmak istedi.”

Fakat bana hiçbir şey anlatmıyordu.

Dördüncü günün öğleden sonrası polis beni aradı.

“Hanımefendi, kızınızın telefonu bulundu.”

Telefonu denize yakın kayalıkların arasında bulmuşlardı.

Ekranı çatlamıştı.

Fakat mesajlar silinmemişti.

Polis telefonunu inceledikten sonra bana bir mesaj gösterdi. Mesaj Duru’nun telefonundan yazılmıştı ve gece 00.12’de gönderilmişti.

“Anne, sakın kimseye güvenme. Bana bir şey olursa dolabın arkasına bak.”

Mesajı gördüğümde dizlerimin bağı çözüldü.

“Dolap mı?”

“Evdeki dolaptan mı bahsediyor olabilir?”

Bir anda yıllardır odamızda duran eski ahşap dolabı hatırladım. Duru küçükken içine oyuncaklarını saklardı. Fakat neden böyle bir şey yazmıştı?

Polisle birlikte İstanbul’daki evime dönmemiz mümkün değildi ama eşim hemen dolabın fotoğraflarını gönderdi. Polis mesajdaki “dolap” ifadesinin araştırılmasını istedi.

O sırada beklenmedik bir şey oldu.

Baran ortadan kayboldu.

Otel çalışanları sabah odasına gittiklerinde odanın boş olduğunu söyledi. Telefonu kapalıydı. Otelin çıkış kameraları incelendiğinde Baran’ın gece saat 02.18’de kimseye görünmeden otelden çıktığı tespit edildi.

Artık şüpheler tamamen onun üzerinde toplanmıştı.

Fakat aynı gece polis merkezine genç bir adam geldi.

Duru’nun tatilde tanıştığı söylenen bir çocuktu. İsmi Arda’ydı.

Arda’nın anlattıkları her şeyi değiştirdi.

“Duru benden yardım istedi,” dedi.

Hepimiz donup kaldık.

“Ne zaman?”

“Kaybolduğu geceden birkaç saat önce. Bana birinin onu takip ettiğini söyledi.”

“Kim?”

Arda başını eğdi.

“Baran.”

O ana kadar Duru’nun kaybolmasının bir ilişki tartışması olduğunu düşünüyorduk. Meğer olay bambaşkaymış.

Arda, Duru’nun kendisine bir video gönderdiğini söyledi. Videoda Baran’ın başka bir kişiyle gizlice konuştuğu görülüyordu. Duru, erkek arkadaşının tatil boyunca kendisinden bir şey sakladığını fark etmişti.

Arda videoyu polise teslim etti.

Videodaki konuşmada Baran şöyle diyordu:

“Önce onu korkutmamız gerekiyor. Sonra her şey bitecek.”

Bu cümle hepimizi dehşete düşürdü.

Ancak Duru hâlâ bulunamamıştı.

Polis, Arda’nın yardımıyla konuşmanın yapıldığı bölgedeki eski bir depoyu tespit etti. Gece yarısı operasyon düzenlendi.

Depoda Baran yoktu.

Ama arka taraftaki küçük bir odada Duru bulundu.

Kapı dışarıdan kilitlenmişti.

Duru beni gördüğünde ağlayarak boynuma sarıldı.

“Anne… Ben kaybolmadım.”

Bu cümleyle gözyaşlarına boğuldum.

“Ne oldu sana?”

Duru titreyerek anlatmaya başladı.

Baran’ın borçları olduğunu öğrenmişti. Bazı insanlara yüklü miktarda para borçlanmıştı. Duru’nun telefonundaki banka uygulamasını kullanarak ailesinin hesabından para almaya çalışmış, fakat Duru bunu fark etmişti. Bunun üzerine Baran onu korkutarak susturmak istemişti.

“Beni gece arabaya bindirdi. Telefonumu aldı. Sonra bir yere götürdü. Kaçmaya çalıştım ama yakaladı. Arda’ya gizlice mesaj göndermeyi başardım.”

“Peki dolabın arkasına bak demen neydi?”

Duru gözlerini silerek gülümsedi.

“Çünkü sana bıraktığım bir şey vardı.”

Polisle birlikte eve döndüğümüzde eski dolabın arkasındaki küçük bölmede bir zarf bulduk.

Zarfın üzerinde sadece şu yazıyordu:

“Anne, olur da bana ulaşamazsan, gerçek burada.”

Zarfın içinden Baran’ın borçlarını, yaptığı tehditleri ve Duru’nun fark ettiği her şeyi anlatan belgeler çıktı.

Baran birkaç saat sonra yakalandı.

Duru ise günler sonra ilk kez kendi yatağında uyudu.

O gece odasının kapısında uzun süre onu izledim. Çocukluğundan beri korktuğunda bana sarılırdı. Şimdi karşımdaki genç kadın, korkunun içinden tek başına çıkmayı başarmıştı.

Sabah uyandığında yanıma geldi ve elimi tuttu.

“Anne,” dedi, “o tatilde kaybolan ben değildim. Asıl kaybolan, güvendiğim insandı.”

Ne diyeceğimi bilemedim.

Sadece ona sarıldım.

O günden sonra Duru bir daha hiç kimseye sorgulamadan güvenmedi. Ama kalbini de tamamen kapatmadı. Çünkü yaşadığı olay ona önemli bir ders öğretmişti:

İnsanları hayatımıza alırken yalnızca söylediklerine değil, zor zamanlarda ne yaptıklarına da bakmalıyız.

Ve bazen bir insanın gerçek yüzünü görmek için yıllar değil, sadece tek bir gece yeter.