Terzi ölmüştü. Karısı Ferhunde, eşini kaybetmenin acısını uzun süre üzerinden atamamıştı. Fakat zaman geçtikçe başka bir sıkıntı baş göstermişti. Mahallede ne zaman sokağa çıksa herkesin diline düşüyor, kimi “Zavallı kadın, tek başına kaldı,” diye acıyor, kimi de gereğinden fazla ilgi gösteriyordu. Özellikle mahalledeki bazı erkekler, Ferhunde’nin dul kalmasını kendileri için bir fırsat gibi görmeye başlamışlardı.
Ferhunde bir gün pazardan dönerken arkasından gelen iki adamın konuşmasını duydu. “Bak, yine tek başına.” Diğeri gülerek, “Bu kadın daha fazla yalnız kalmaz,” dedi. Ferhunde dişlerini sıktı. Eve girer girmez aynanın karşısına geçti. “Yeter artık,” diye söylendi. “Ne insanların bakışına katlanacağım ne de dedikodularına. Ben yeniden evleneceğim ve kendi hayatımı kuracağım.”
Bu kararından sonra birkaç kişi talip oldu ama Ferhunde hiçbirine sıcak bakmadı. Ta ki mahallenin ilerisindeki demirci dükkânının sahibi İlyas, bir akşam kapısını çalana kadar. İlyas diğer erkekler gibi lafı dolandırmadı. “Ferhunde Hanım,” dedi, “ben sizi uzun zamandır tanıyorum. Sizinle evlenmek istiyorum. Benim niyetim ciddi. Size huzurlu bir hayat vermek istiyorum.”
Ferhunde, adamın sözlerini düşündü. İlyas çalışkan, dürüst ve kendi halinde biriydi. Üstelik mahallede onun hakkında kötü bir söz söyleyen de yoktu. Birkaç görüşmenin ardından evlenmeye karar verdiler.
Düğünleri mütevazı ama güzel geçti. Ferhunde, aylar sonra ilk kez kendini huzurlu hissediyordu. İlyas sabah erkenden dükkâna gidiyor, akşam eve geldiğinde eşine yardım ediyor, sofrayı birlikte kuruyorlardı. Ferhunde zamanla doğru insanı seçtiğine inanmaya başlamıştı.
Fakat düğünden birkaç gün sonra, evliliklerinin ilk gecesinde İlyas’ın içinde bambaşka bir taraf ortaya çıktı. Odada otururlarken bir anda ayağa kalktı, gömleğinin kollarını sıvadı ve aynanın karşısında pazularını şişirdi. Sonra kendinden emin bir ifadeyle Ferhunde’ye döndü.
“Ferhunde,” dedi, “senin rahmetli terzinde böyle pazular var mıydı?”
Ferhunde biraz şaşkın bir şekilde, “Yoktu,” dedi.
İlyas bundan memnun olmuştu. Bu kez göğsünü öne çıkarıp omuzlarını geriye attı. “Peki böyle göğüs kasları var mıydı?”
Ferhunde yine başını salladı. “Yoktu.”İlyas’ın gururu iyice kabardı. Bu kez pantolonunun paçalarını hafifçe sıvadı ve baldırlarını gösterdi. “Böyle güçlü bacaklar?”
Ferhunde dudaklarını büzerek, “Yoktu,” diye cevap verdi.
İlyas gülümsedi. “Demek rahmetli eşin benim gibi güçlü değilmiş.”
Ferhunde ilk başta buna gülüp geçmek istedi. Fakat İlyas durmak bilmiyordu. Kollarını sıktı, bileklerini gösterdi, omuzlarını kabarttı. Her defasında aynı soruyu soruyordu.
“Senin terzinde böyle kollar var mıydı?”
“Yoktu.”
“Böyle bilekler?”
“Yoktu.”
“Böyle omuzlar?”
“Yoktu.”
İlyas artık kendisini mahallede demir döven en güçlü adam değil, sanki dünyanın en büyük pehlivanı sanıyordu. Yatağın kenarına oturup ellerini beline koydu.
“Gördün mü?” dedi. “Senin rahmetli kocanda bunların hiçbiri yokmuş. Şimdi anladın mı neden benimle evlendiğini?”
Ferhunde bir süre sustu. Sonra yüzünde sakin bir gülümseme belirdi.
“Bir dakika bekler misin?” dedi.
İlyas şaşkın şaşkın baktı. “Neden?”
Ferhunde odanın köşesindeki sandalyeye gidip eski bir mezura aldı. Yavaşça geri döndü.
“Ne yapacaksın onunla?”
“Seni ölçeceğim.”
İlyas bundan hiç rahatsız olmadı. Hatta daha da gururlandı.
“Ölç bakalım. Bakalım ne çıkacak.”
Ferhunde önce kolunu, sonra omzunu, sonra belini ve baldırını ölçtü. İlyas her ölçümde biraz daha dikleşiyordu. Sonunda Ferhunde mezurayı katlayıp eline aldı.
“Nasıl?” diye sordu İlyas.
Ferhunde başını salladı. “Fena değil.”
İlyas kahkaha attı. “Ben sana demiştim.”
Ferhunde birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra, “Ama bir şeyi eksik ölçtüm,” dedi.
İlyas meraklandı. “Neyi?”
Ferhunde parmağıyla onun başını işaret etti.
“Şurayı.”
İlyas bir an ne diyeceğini bilemedi.
Ferhunde ciddi bir ifadeyle devam etti: “Sen bütün gece kollarını, bacaklarını, omuzlarını anlatıyorsun. Peki insanın aklını ve kalbini ölçen bir mezura olsaydı, sence sende kaç santim çıkardı?”
İlyas’ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. Ferhunde bu kez daha yumuşak bir sesle konuştu.
“Bak İlyas, ben yeniden evlenirken güçlü bir adam aramadım. Zaten tek başıma hayatın her türlü zorluğuna karşı mücadele ettim. Ben beni anlayacak, bana saygı gösterecek ve yanımda huzur bulacağım bir insan aradım.”
İlyas başını öne eğdi. İlk kez söylediklerinin biraz çocukça olduğunu fark etmişti.
Ferhunde devam etti: “Rahmetli eşim terziydi. Evet, senin gibi güçlü değildi. Demir dövemezdi, ağır yük kaldıramazdı. Ama onun başka bir gücü vardı.”
İlyas merakla sordu: “Neymiş o?”
Ferhunde gülümsedi.
“İnsanların ölçüsünü bilmek.”
İlyas kaşlarını kaldırdı. Ferhunde sözünü sürdürdü: “Terzi olan biri, kumaşı kesmeden önce ölçü alır. Kimin neye ihtiyacı olduğunu anlamadan elindeki kumaşı makasla kesmez. Sen ise bu gece benim ne istediğimi sormadan kendi gücünü göstermeye başladın.”
İlyas birkaç saniye düşündü. Sonra kahkahayı bastı.
“Demek ben bu gece demirci gibi davranmışım.”
Ferhunde de gülmeye başladı.
“Evet. Her şeyi çekiçle çözmeye çalışmışsın.”
İlyas başını salladı. “Haklısın.”
O gece uzun uzun konuştular. İlyas, çocukluğundan beri güçlü olduğu için insanların ona hep “Sen kuvvetlisin, sen becerirsin,” dediğini anlattı. Zamanla gücünü göstermekten hoşlanmaya başladığını itiraf etti. Ferhunde ise yıllarca insanların kendisi hakkında konuşmasından ne kadar yorulduğunu anlattı.
Sabaha karşı ikisi de birbirlerine bakıp gülümsedi. O geceden sonra İlyas artık kendini ispatlamak için sürekli kaslarını göstermedi.
Ferhunde de onunla dalga geçtiğinde hiç kızmadı.
Bir ay sonra mahallede arkadaşlarından biri İlyas’a takıldı.
“Usta, senin kollar hâlâ demir gibi mi?”
İlyas güldü. “Kollar demir gibi ama aklım artık biraz daha yumuşak.”
Yanındaki Ferhunde hemen söze girdi:
“Yumuşak değil, sonunda çalıştırmaya başladı.”
Mahalleli kahkahaya boğuldu.
İlyas da gülerek, “Haklı kadın,” dedi.
Zamanla ikisi mahallede herkesin örnek gösterdiği bir çift oldu. Çünkü onların mutluluğu kaslardan, gösterişten veya başkalarının hayranlığından değil, birbirlerini anlamaktan geliyordu.
Ferhunde yıllar sonra o ilk geceyi düşündüğünde hep aynı şeyi söylerdi: “İnsan hayatında bazen güçlü birini değil, doğru yerde nasıl davranacağını bilen birini aramalı.”
İlyas da her duyduğunda başını sallardı.
“Ben o gece bunu öğrenmeseydim, ömrüm boyunca sadece demir döverdim. Sen bana insanın gönlünün de bir demir gibi olduğunu öğrettin. Fazla sert vurursan kırılır, doğru zamanda dokunursan şekil alır.”
Ferhunde gülümsedi.
“İşte şimdi gerçekten demirci oldun.”
İlyas güldü.
“Nasıl yani?”
“Demiri değil, hayatı işlemeyi öğrendin.” Ve ikisi de birbirlerine bakıp gülümseyerek yollarına devam ettiler. Çünkü sonunda anladıkları şey çok basitti: İnsanları etkileyen şey gösterişli kaslar değil, karşısındaki insana verdiği değerdir.
