“Onlar karımdan bir şey çalmadı,” dedim sessizce. “Yanlış adama savaş açtılar.”
Sibel başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde haftalardır, belki aylardır görmediğim bir duygu vardı: Güvenmek isteyip de güvenmeye korkan bir insanın bakışı. Elini tuttum. Parmakları buz gibiydi. O gece ona daha fazla soru sormadım. Yaşadıklarını anlatması için baskı yapmayacaktım.
Önce güvende olduğunu hissetmesini istiyordum. Çünkü artık meseleyi yalnızca kaybettiğimiz para ya da şirket olarak görmüyordum. Ben yokken karımın korku içinde yaşamasına izin veren bir düzen kurulmuştu ve bunu yapanlar kendi ailemdi.
Sabah olduğunda Sibel hâlâ uyuyordu. Sessizce kalkıp salona geçtim. Masanın üzerinde Burak’ın bıraktığı anahtarları gördüm. Evimizin anahtarı, şirketin deposunun anahtarı ve benim çalışma odamın anahtarı aynı anahtarlıkta duruyordu.
Burak’ın bunlara sahip olması bile başlı başına bir şeylerin ne kadar ileri gittiğini gösteriyordu. Telefonumu çıkarıp önce avukatımı aradım. Ona belgelerin fotoğraflarını gönderdim ve hiçbir evraka imza atmadığımı söyledim.
Ardından bankayı arayıp hesaplarımızdaki hareketlerin tamamını istedim. Son altı ayın kayıtlarını önüme serdiklerinde, paranın tek seferde değil, küçük miktarlar hâlinde farklı hesaplara aktarıldığını gördüm. Birileri iz bırakmamaya çalışmıştı.
Tam o sırada annem Nermin salona girdi. Elinde kahvesi vardı ve yüzünde hâlâ hiçbir şey olmamış gibi sakin bir ifade bulunuyordu. “Daha ilk günden ortalığı karıştırmaya başladın,” dedi. “Görevden döndün, biraz dinlen. Sibel zaten seni doldurmuş.” Ona baktım ama sesimi yükseltmedim.
“Sibel bana hiçbir şey anlatmadı,” dedim. “Ben kendi gözlerimle gördüm.” Annemin yüzündeki rahatlık ilk kez bozuldu. “Ne gördün?” diye sordu. “Karımın vücudundaki izleri.” Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra annem bakışlarını kaçırdı. “Kendi kendine yapmış olabilir,” dedi. O cümleyi duyduğum anda içimdeki son tereddüt de yok oldu.
Burak biraz sonra eve geldiğinde ikisini aynı masada karşıma aldım. Önlerine belgelerin kopyalarını koydum. “Bunların hiçbirine imza atmadım,” dedim. Burak önce güldü.
“Sen aylarca yoktun. İşlerin yürümesi gerekiyordu.” “Benim imzam nasıl atıldı?” diye sordum. Bu kez sustu. Annem hemen araya girdi. “Aile içinde böyle şeyler konuşulmaz.”
Başımı salladım.
“Aile içinde karıma tehdit savrulmaz. Aile içinde bir kadının korkudan kendi odasına kapanmasına izin verilmez. Aile içinde kardeşinin hayatına el konulmaz.” Burak ayağa kalkıp üzerime yürümek istedi ama ben geri çekilmedim. “Bana kızabilirsin,” dedim. “Ama artık Sibel’e yaklaşmayacaksın.”
O gün evden ayrılmalarını istedim. Annem giderken kapının önünde durdu ve bana yıllarca kullandığı o cümleyi söyledi: “Ben senin annenim.” İlk kez bu sözün beni durdurmasına izin vermedim. “Biliyorum,” dedim. “Ama anne olmak, yapılan her şeyi affetmek için bir ayrıcalık değil.” Kapı kapandığında evin içi uzun zamandır ilk kez sessizleşti.
Sonraki günler kolay geçmedi. Sibel yaşadıklarını yavaş yavaş anlatmaya başladı.
Burak önce şirket belgelerini imzalaması için baskı yapmış, annem ise benim görevde olduğum dönemde evin ve yatırımların aslında onun kontrolünde olduğunu söylemişti. Sibel direndikçe tehditler ağırlaşmıştı.
Telefonunu almışlar, dışarı çıkmasını engellemişler ve beni aramaya çalıştığında konuşmalarını dinlemişlerdi. Morlukların bazılarını Burak’ın öfke anlarında yaptığını, bazılarını ise onu korkutmak için uygulanan zorlamalar sırasında aldığını anlattığında hiçbir şey söylemeden onu dinledim.
En çok da kendime kızıyordum. Bana ulaşmaya çalıştığını fark edememiştim. Üstelik eve döndüğüm ilk gece, onun korkusunu yanlış yorumlayıp “Başka biri mi var?” diye sormuştum.
Bir akşam Sibel elime küçük bir kutu verdi. “Bunu senden saklamadım,” dedi. “Sadece sana ulaştırmaya cesaret edemedim.” Kutunun içinde eski bir USB bellek vardı.
Burak’ın bilgisayarından kopyalanmış bazı dosyalar bulunuyordu. Dosyalardan birinin adı “Murat dönmeden önce” şeklindeydi. Açtığımda planın düşündüğümüzden çok daha eski olduğunu gördüm.
Göreve gitmemden birkaç hafta önce Burak’ın şirketimizin mali durumunu araştırdığı, annemin ise aileden kalan evin değerini hesapladığı belgeler vardı. Daha da şaşırtıcı olanı, benim göreve gönderilmem için yaptıkları bazı telefon görüşmelerinin kayıtlarının bulunmasıydı.
O anda taşlar yerine oturdu. Benim altı ay boyunca başka bir şehirde, ardından yurt dışında görev yapmam onlar için büyük bir fırsat olmuştu.
Fakat beni gönderen kişiler onlar değildi; görevim zaten planlanmıştı. Onların yaptığı şey yalnızca benim yokluğumu fırsata çevirmekti. Yine de dosyanın sonunda bir video kaydı vardı. Burak kameraya bakarak, “Murat dönse bile hiçbir şey kanıtlayamaz,” diyordu. Ardından annemin sesi duyuldu: “Sibel korktuğu sürece konuşamaz.”
Videoyu kapattım. Sibel’e baktım. “Artık konuşabilirsin,” dedim.
Avukatımız belgeleri savcılığa teslim etti. Banka kayıtları, sahte imza incelemesi, telefon mesajları ve USB bellekteki kayıtlar bir araya geldiğinde gerçek ortaya çıkmaya başladı.
Şirket hisselerinin devri durduruldu, hesaplarımız üzerindeki işlemler incelendi ve Burak’ın yaptığı transferlerin önemli bir bölümü geri alındı. Nermin ve Burak hakkında soruşturma başlatıldı. En zor an ise onların ifadeye çağrıldığı gün oldu. Annem bana telefon edip ağladı.
“Bunu gerçekten kendi ailene yapacak mısın?” diye sordu. Bir süre sustum. Sonra yalnızca, “Ben aileme bunu yapmadım,” dedim. “Siz bunu bize yaptınız.”
Aylar sonra evimiz yavaş yavaş eski hâline dönmeye başladı. Sibel’in yaraları iyileşti ama korkularının tamamen geçmesi daha uzun sürdü. Ben de onun her sessizliğini sorgulamak yerine yanında durmayı öğrendim. Bir gün birlikte mutfakta kahve hazırlarken Sibel ansızın bana sarıldı. Bu kez irkilmedi. Başını göğsüme yasladı. Ben de onu sıkmadan, yalnızca yanında olduğumu hissettirecek kadar tuttum.
Görevden döndüğüm gün boynumda bir madalya, içimde ise şüphe vardı. Eve döndüğümde savaşın bittiğini sanmıştım. Oysa asıl savaş, kapının hemen arkasında beni bekliyormuş.
Fakat sonunda şunu öğrendim: İnsan bazen en büyük ihaneti yabancılardan değil, aile dediği insanlardan görebilir. Yine de gerçek sevgi, yaşananların ağırlığı altında ezilmek yerine ayağa kalkmayı öğretir.
Sibel’le evimizin bahçesinde oturduğumuz bir akşam ona baktım. “Seni koruyamadığım için kendimi uzun süre affetmeyeceğim,” dedim. Sibel elimi tuttu. “Beni sonunda dinledin ya,” dedi. “Bana yeten buydu.”
O an anladım ki bazı şeyler para ile geri alınamazdı. Evimizi, şirketimizi ve kaybettiklerimizi geri kazanmıştık. Ama asıl kazandığımız şey, korkunun yerine yeniden güveni koyabilmekti.
Ve o günden sonra kapımızı her kapattığımızda, dışarıda kim ne söylerse söylesin, içeride yalnızca birbirimize ait bir hayatın olduğunu biliyorduk.
