Eşim öldüğünden beri evimin sessizliğine alıştığımı sanıyordum. Oysa insan bazı geceler, yıllardır aynı odalarda tek başına yaşadığını ancak kapıyı kapatıp ışıkları söndürdüğünde anlıyordu. Ben de kırk iki yaşımda, hayatımın geri kalanını yalnız geçirmeye karar verdiğimi düşünüyordum.
Ta ki o yağmurlu salı günü mutfaktaki boru patlayana kadar. Önce küçük bir sızıntı sandım. Sonra dolabın altından su hızla yayılmaya başlayınca telaşla tesisatçı çağırdım.
Yaklaşık bir saat sonra kapım çaldı. Karşımda kırklı yaşlarının ortalarında, sakin bakışlı, uzun boylu bir adam vardı. Üzerinde iş kıyafetleri, elinde alet çantası vardı. Kendini kısa bir şekilde tanıttı ve ardından doğrudan mutfağa geçti.
Ben mutfakta onun yanında dururken sürekli ne yapacağını anlatıyordu. Borunun eski olduğunu, daha önce birkaç kez yanlış müdahale edildiğini söyledi.
Sesindeki sakinlik beni garip biçimde rahatlattı. Eşim hayattayken evin bütün tamiratıyla o ilgilenirdi. Ben hiçbir zaman bu işlerden anlamamıştım. Şimdi ilk defa yabancı bir adamın evimin içinde, yıllardır dokunulmayan yerlere müdahale ettiğini görmek bana tuhaf bir güven duygusu veriyordu.
Bir ara bana dönüp, “Siz bu evde yalnız mı yaşıyorsunuz?” diye sordu.
Sorusu basitti ama nedense içimde bir yere dokundu. Bir an sustum, sonra “Evet,” dedim.
“Uzun zamandır yalnızım.” Yüzündeki ifade değişti. Bana acıyarak bakmasını beklerken yalnızca başını salladı ve işine devam etti.
Tamir bitmek üzereyken dışarıdaki yağmur şiddetlendi. Elektrikler bir anda gidince ikimiz de karanlıkta kaldık. Ben istemsizce irkilince adam telefonunun ışığını açtı.
“Korkmayın, buradayım,” dedi. O cümle, beklemediğim kadar derinden etkiledi beni. Belki de uzun zamandır biri bana böyle güven veren bir ses tonuyla konuşmamıştı.
Salondaki mumları bulup yaktım. Yağmur camlara vururken evin içinde sarı bir ışık oluştu. O ise aletlerini toplamak yerine pencerenin yanına gidip dışarı baktı. Sonra bana dönerek, “Bu havada hemen çıkmam doğru olmaz,” dedi. “Biraz bekleyeyim.”
Mutfakta kahve hazırladım. Karşılıklı otururken ilk kez gerçekten konuşmaya başladık.
Adının Kerem olduğunu öğrendim. Onun da yıllar önce zor bir boşanma geçirdiğini, uzun süre kimseyle ciddi bir ilişki düşünmediğini anlattı. Ben de eşimi kaybettiğimi söyledim. Konuştukça aramızdaki mesafe azalıyordu.
Bazen göz göze geliyor, sonra ikimiz de aynı anda başka tarafa bakıyorduk. Bu küçük anlar bile kalbimin alışık olmadığı bir heyecan yaratıyordu. Kendi kendime kızıyordum.
“Ne yapıyorsun?” diye soruyordum içimden. “Bir tesisatçı geldi diye neden böyle hissediyorsun?” Ama kalbimin mantıkla pek ilgilenmediğini o gece anladım.
Bir süre sonra Kerem ayağa kalkıp gitmek için hazırlanmaya başladı. Ben kapıya kadar eşlik ettim. Tam ayakkabılarını giyerken durdu ve bana baktı. “Bir şey söyleyeceğim ama yanlış anlamayın,” dedi. “Sizinle konuşmak bana uzun zamandır hissetmediğim bir şeyi hatırlattı.” Ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerini kaçırmadan devam etti: “Birinin yanında kendim gibi olmayı.” O anda içimde yıllardır kapalı duran bir kapı sanki aralandı. Ona yalnızca gülümsedim. O da gülümsedi ve kapıyı açtı.
Fakat tam çıkacakken geri döndü. “Size bir şey bırakmayı unuttum,” dedi. Şaşkınlıkla baktım. Alet çantasından küçük bir kâğıt çıkardı ve masanın üzerine koydu.
Üzerinde telefon numarası vardı. “Boruyla ilgili bir sorun çıkarsa arayın,” dedi. Sonra hafifçe gülümseyerek ekledi: “Ama sadece boruyla ilgili olmasa da arayabilirsiniz.”
Bu kez ikimiz de güldük. Kapı kapandığında uzun süre kâğıda baktım. Sonra onu çekmeceye koymak yerine buzdolabının üzerine mıknatısla tutturdum.
O gece uyuyamadım. Yıllar sonra ilk defa bir erkeğin söylediklerini tekrar tekrar düşünüyordum. Ertesi sabah kendimi tutamadım ve ona mesaj attım.
“Dün bıraktığınız numara gerçekten sadece tesisat sorunları için miydi?” Cevabı birkaç dakika içinde geldi. “Umarım değildir.” O tek cümleyle başlayan konuşmalarımız günlerce sürdü. Önce kahve içtik, sonra birlikte yürüyüş yaptık. Her buluşmada birbirimizi biraz daha tanıdık. Kerem bana hiçbir zaman acele etmedi. Belki de beni en çok etkileyen buydu. Bana yalnız olduğum için yaklaşmıyor, gerçekten beni tanımaya çalışıyordu.
Bir akşam beni evime bıraktığında kapının önünde uzun süre konuşmadan durduk. İçimde hem korku hem de yıllardır unuttuğum bir heyecan vardı. “Ben yeniden birine güvenmekten korkuyorum,” dedim. Kerem başını eğip,
“Ben de,” diye cevap verdi. “Ama korkuyor olmamız, güzel bir şeyi denemememiz gerektiği anlamına gelmez.” Elimi tuttu. O kadar basit bir hareketti ki gözlerim doldu. Çünkü yıllardır birinin elini tutmanın insana nasıl güven verebildiğini unutmuştum.
Aylar sonra mutfaktaki o eski boru tamamen değişmişti. Fakat hayatımda değişen asıl şey tesisat değildi.
Kerem artık kapımı çaldığında elinde alet çantası olmuyordu. Bazen çiçek, bazen ekmek, bazen de yalnızca yüzünde o tanıdık gülümsemeyle geliyordu. Ben de kırk iki yaşında dul kalmış bir kadın olarak hayatımın bittiğini sandığım günleri hatırlıyordum.
Bir gece mutfakta otururken bana, “O gün seni ilk gördüğümde yalnız olduğunu anlamıştım,” dedi.
“Ama seni kurtarmam gerektiğini düşünmedim. Çünkü sen kurtarılacak biri değildin. Sadece yeniden sevilmeyi hatırlamaya ihtiyacın vardı.”
Gözlerim doldu. Ona baktım ve gülümsedim. Çünkü haklıydı. Benim hikâyem eşimi kaybettiğim gün bitmemişti. Sadece uzun süre devam etmeye cesaret edememiştim.
Eve gelen o tesisatçı, aslında bozulan bir boruyu değil, yıllardır kapalı tuttuğum kalbimi onarmıştı. Ve bana yaptığı en güzel şey, hayatımın yeniden başlayabileceğini göstermesiydi.
