Benim adım Dilan. On dokuz yaşındaydım ve yaşadığım köyde kendimi hiçbir zaman güzel hissetmemiştim. Kiloluydum, bunu biliyordum. Çocukluğumdan beri insanların bakışlarına, fısıltılarına ve arkamdan yapılan şakalara alışmıştım. Bir yere girdiğimde önce yüzüme değil, bedenime bakıldığını hissederdim. Annem her defasında, “Kızım, insanın güzelliği kalbinde olur,” derdi ama insan bunu başkalarının acımasız sözları arasında kolay kolay unutamıyordu.
Babam yıllardır borçlarla boğuşuyordu. Bir gün akşam yemeğinde herkes sustu ve babam gözlerini yere indirerek bana bir şey söylemek istediğini belirtti. Köyün en güçlü ve en varlıklı adamlarından Cemal Ağa, benimle evlenmek istediğini söylemişti.
Cemal Ağa kırk yaşındaydı. Köyde herkes ondan çekinirdi. Büyük arazileri, hayvanları ve çalışanları vardı. İnsanlar onun sözünün köyde kanun gibi olduğunu söylerdi. Ben ise onu uzaktan gördüğümde bile nedense başka türlü hissederdim. Sert yüzünün ardında kimsenin bilmediği bir tarafı varmış gibi gelirdi.
Babam, “Seni zorlamak istemiyorum,” dedi ama sesindeki çaresizlik her şeyi anlatıyordu. Ben de uzun süre düşündüm. Cemal’in beni gerçekten istediğine inanmakta zorlanıyordum. Çünkü köyde benim gibi bir kızın onunla evlenmesini kimse beklemezdi.
Düğün günü geldiğinde üzerimde sade ama çok güzel bir gelinlik vardı. Aynanın karşısında kendime baktığımda ilk kez bedenimi saklamaya çalışmadım. Başımı dik tuttum. İnsanların ne düşündüğünü önemsememeye karar verdim.
Ama düğünde konuşulanları duydukça içim daralıyordu. Bazıları Cemal’in neden beni seçtiğini merak ediyor, bazıları ise bunun yalnızca babamın borçları yüzünden olduğunu söylüyordu.
Gece olduğunda herkes dağıldı ve konağın kapısı arkamızdan kapandı. Ben, yıllardır korktuğum o adamla ilk kez yalnız kalmıştım.
Cemal karşıma geçti. Bir süre sessizce yüzüme baktı. Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Elini uzatıp saçımı kulağımın arkasına nazikçe yerleştirdi.
“Benden korkuyor musun?” diye sordu.
Dürüstçe başımı salladım.
“Biraz.”
Başını eğdi.
“Ben de senden korkuyorum.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Siz neden benden korkasınız?”
Gülümsedi.
“Çünkü seni kaybetmekten korkuyorum.”
O anda ne söyleyeceğimi bilemedim.
Cemal, evlenme sebebinin babamın borçları olmadığını anlattı. Beni yıllardır uzaktan gördüğünü, insanların bana nasıl davrandığını fark ettiğini söyledi. Bir keresinde köy meydanında birkaç genç benimle alay etmiş, ben de hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşmıştım. Cemal o gün öfkelenmişti.
“Sen onların söylediklerinden daha fazlasısın,” dedi. “Ama bunu sana söyleyen hiç kimse olmamış.”
Gözlerim doldu.
“Beni neden istediniz?”
Bu kez gözlerimin içine baktı.
“Çünkü herkes senden utanmanı beklerken sen yine de her sabah kalkıp hayatına devam ettin. Çünkü senin içinde, benim yıllardır kaybettiğim bir cesaret var.”
O gece aramızda aceleyle kurulmuş bir evlilikten çok daha farklı bir şey başladı. Birbirimizi tanımaya başladık.
Cemal’in dışarıdan göründüğü kadar sert olmadığını zamanla fark ettim. Sabahları çalışanlarına bağıran bir adam değildi. Köyde ihtiyacı olan yaşlıların kapısına gizlice yiyecek bıraktırdığını, çocukların okul masraflarına yardım ettiğini öğrendim. Fakat bütün bunları kimse bilmesin diye özellikle uğraşıyordu.
Ben de konağın sessizliğini değiştirmeye başladım. Mutfağa girdim, çalışanlarla sohbet ettim, bahçeye çiçekler diktim. Bir süre sonra Cemal’in yüzünde yıllardır görmediğim bir huzur oluştu.
Bir akşam birlikte bahçede otururken bana, “Buraya geldiğinden beri ev ilk defa ev gibi,” dedi.
Gülümsedim.
“Belki de evin eksik olanı eşya değilmiş.”
“Ne eksikmiş?”
“İçinde yaşayan insanların birbirini sevmesi.”
Cemal uzun süre sustu. Sonra elimi tuttu.
Aradan aylar geçti. Köyde insanlar artık benim hakkımda konuşmayı bıraktı. Çünkü Cemal’in bana nasıl davrandığını herkes görüyordu. Beni saklamıyor, aksine yanında gururla yürüyordu. Ben de onun yanında yürürken artık insanların gözlerine bakabiliyordum.
Bir gün köy meydanında genç kızlardan biri bana yaklaşıp utangaçça, “Dilan abla, sen hiç kendini çirkin hissetmiyor musun artık?” diye sordu.
O soruyu duyunca yıllar önceki halimi hatırladım.
Kızın omzuna dokundum.
“Bazen hissediyorum,” dedim. “Ama artık bunun benim gerçeğim olmadığını biliyorum.”
“Peki ne değişti?”
“Ben değişmedim. Bana kendimi nasıl görmem gerektiğini söyleyen insanların sesini susturdum.”
Akşam konağa döndüğümde Cemal kapının önünde beni bekliyordu. Yanına gittiğimde gülümseyerek elimi tuttu.
“Bugün çok mutlu görünüyorsun.”
“Çünkü bugün birine kendisini sevmeyi öğrettim.”
Cemal başını salladı.
“Sen önce kendini sevmeyi öğrendin.”
O anda anladım ki benim hayatımdaki en büyük değişim evlendiğim adam değildi. Asıl değişim, yıllarca başkalarının gözlerinden baktığım kendime artık kendi gözlerimle bakabilmemdi.
Cemal bana bir eş olmaktan önce, kendimi yeniden tanımam için bir kapı açmıştı. Ben de ona yıllardır unuttuğu sıcaklığı hatırlatmıştım.
Ve o günden sonra köyde insanlar bizim evliliğimizi konuşmayı bıraktı. Çünkü bazı evlilikler parayla, güçle veya insanların ne diyeceğiyle değil; iki insanın birbirinin yaralarını görüp onları küçümsememesiyle gerçek bir yuva olur.
Ben on dokuz yaşında köyün ağasıyla evlenmiştim.
Ama aslında o gün, başkalarının bana biçtiği değerden kurtulup kendi değerimi bulduğum hayatla evlenmiştim.
