Kocam beni küçük kız kardeşim için terk ettiğinde, insanların bir kadının kalbinin aynı anda kaç parçaya bölünebileceğini bilmediğini anladım. Önce eşimi kaybetmiştim. Ardından ailemin bir parçası gibi gördüğüm kız kardeşimi. Sonra da beşinci bebeğimi…
Ama en acısı, bütün bunların üzerinden aylar geçtikten sonra onların düğününe gitmek zorunda kalmamdı.
Çünkü dokuz yaşındaki kızım Duru, babasının düğününde yanında olmak istiyordu. Ben ise içimde hâlâ kapanmamış yaralarla, insanların yüzüme bakıp fısıldaşmalarını göze alarak o salona girdim. O gün Duru’nun yapacağı şeyden habersizdim. Eğer bilseydim, belki de onu durdurmaya çalışırdım. Ama bazen çocukların kalbi, yetişkinlerin korktuğu gerçekleri bizden önce görür.
Benim adım Nermin’di. On üç yıllık evliliğim boyunca eşim Selçuk’u hayatımın en güvenilir insanı sanmıştım. Dört çocuğumuz vardı ve beşinci bebeğimizi bekliyorduk.
Evimiz her zaman gürültülüydü. Sabahları çocukların ayak sesleri, mutfaktan gelen tabak çanak sesleri ve Selçuk’un işe yetişmeye çalışırken söylediği aceleci cümleler birbirine karışırdı. Yorulurdum ama mutluydum. Ta ki küçük kız kardeşim Ceyda daha sık evimize gelmeye başlayana kadar.
Ceyda benden yedi yaş küçüktü. Ona hiçbir zaman rakip gibi bakmamıştım.
Aksine, çocukluğundan beri onu korumaya çalışmıştım. Evlendiğimde bile aramızdaki bağ kopmamıştı. Selçuk’un ona karşı ilgisinin değiştiğini ilk fark ettiğimde ise kendimi suçladım.
Belki kıskanç davranıyordum. Belki hamileliğin verdiği duygusal hassasiyetti. Ama sonra Selçuk’un telefonunu benden saklamaya başlaması, eve geldiğinde yüzüme bakmadan odasına geçmesi ve Ceyda’nın yanında bambaşka bir adama dönüşmesi, içimdeki şüpheyi büyüttü.
Bir akşam Selçuk karşıma oturdu ve gözlerini kaçırarak, “Nermin, ben artık bu evliliği sürdüremiyorum,” dedi. O an dünyamın başıma yıkılacağını düşündüm. Ama söylediği sonraki cümle, yıkımdan daha ağırdı.
“Ceyda’yı seviyorum.”
Elimi karnımın üzerine koydum. Bebeğimiz henüz doğmamıştı. İçimde küçücük bir hayat vardı ve onun babası, annesinin karşısında başka bir kadını sevdiğini söylüyordu. Üstelik o kadın benim kız kardeşimdi. O gece çocuklar uyurken mutfakta tek başıma oturup sabaha kadar ağladım. Ertesi gün Ceyda’nın kapıma gelip özür dilemesini bekledim. Gelmedi. Selçuk da gitmişti.
Aradan birkaç hafta geçmeden bebeğimi kaybettim.
Hastaneden eve döndüğümde evin içindeki sessizlik dayanılmazdı. Çocuklarım ne olduğunu tam anlamıyor, bana sarılıp neden üzgün olduğumu soruyordu.
Dokuz yaşındaki Duru ise hiçbir şey sormuyordu. Sadece beni izliyordu. Bir gece yatağımın kenarına oturdu, elimi tuttu ve “Anne, bebek artık geri gelmeyecek mi?” diye sordu. Gözlerim doldu. Başımı salladım. Duru uzun süre sessiz kaldı. Sonra bana sarılıp, “O zaman ben senin yanında kalırım,” dedi.
O cümle hayatımın en karanlık günlerinde bana ışık oldu.
Aylar geçti. Selçuk ile Ceyda evleneceklerini duyurduğunda içimde hiçbir şey kalmamış gibi hissettim. Çocuklarımın babası, kız kardeşimle yeni bir hayat kuracaktı. Üstelik düğüne Duru’nun da gelmesini istiyordu. Duru ise gitmekte kararlıydı.
Düğün günü aynanın karşısında hazırlanırken Duru yanıma geldi. Elinde küçük, eski bir çanta vardı. “Bunu da götüreceğim,” dedi.
“İçinde ne var?”
“Gerekince görürsün.”
Ne olduğunu sormadım.
Düğün salonuna girdiğimizde herkesin bakışlarını üzerimde hissettim. Bazıları acıyordu bana, bazıları merak ediyordu. Ceyda beyazlar içinde sahnenin yanında duruyordu.
Selçuk onun yanında gülümsüyordu. Bir zamanlar bana ait olduğunu düşündüğüm o gülümsemeyi şimdi kız kardeşime veriyordu.
Duru elimden tuttu.
Tören başladı. Alkışlar yükseldi. Ben ise başımı öne eğip hiçbir şey söylemeden oturdum. Tam nikâh sonrası konuşmalar yapılırken Duru birden ayağa kalktı.
“Ben bir şey söylemek istiyorum.”
Salon sessizleşti.
Selçuk şaşkınlıkla ona baktı. “Duru, şimdi sırası değil.”
Ama Duru geri adım atmadı.
Elindeki küçük çantayı açtı ve içinden yıllardır sakladığı bir oyuncak çıkardı. Bu, doğmasını beklediğimiz bebeğimiz için aldığım küçük bir müzik kutusuydu.
Bebeğimi kaybettiğim gün onu Duru bulmuş ve bana geri vermek yerine odasında saklamıştı.
Duru müzik kutusunu masanın üzerine koydu.
“Babam gittiğinde annem çok ağladı,” dedi. “Teyzem de gittiğinde annem daha çok ağladı. Sonra kardeşimizi kaybettik. Annem o gün odasına kapandı ve günlerce bizimle konuşamadı.”
Selçuk’un yüzündeki gülümseme silindi. Ceyda başını eğdi.
Duru devam etti.
“Ben bugün buraya kavga etmeye gelmedim. Babamın evlenmesine de engel olmayacağım. Teyzeme de kötü bir şey söylemeyeceğim. Çünkü annem bana bir şey öğretti. İnsanlar bizi incittiğinde, onlar gibi olmamak gerektiğini söyledi.”
Salon tamamen sessizdi.
Duru müzik kutusunu açtı. İçinden yavaş bir melodi yükseldi.
“Bu müzik kutusunu kardeşim için almıştık. Ama kardeşim doğamadı. Annem onu kaybetti. Ben de annemi o gün kaybettiğimi sandım. Sonra anladım ki annem hâlâ burada. Sadece çok kırılmış.”
Selçuk’un gözleri doldu.
Duru son kez ona baktı.
“Babam, annemi terk etmiş olabilirsin. Teyzem, ablamın kalbini kırmış olabilirsin. Ama bugün annem burada. Çünkü senin düğününde bile sana mutluluk dileyecek kadar güçlü. Ben de artık onun güçlü olduğunu biliyorum.”
Sonra bana döndü.
“Anne, artık eve gidelim mi?”
Gözyaşlarımı tutamadım. Ayağa kalkıp Duru’ya sarıldım. Salondan çıkarken arkamızdan kimsenin bizi alkışlamasını istemedim. Çünkü o gün kazandığım şey insanların acıması değildi.
Eve vardığımızda Duru müzik kutusunu masanın üzerine bıraktı. Ben de pencerenin önüne oturdum. Uzun zaman sonra ilk kez içimdeki acının yanında başka bir şey hissettim.
Huzur.
Selçuk beni kaybetmişti. Ceyda da bir zamanlar sahip olduğumuz kardeşlik bağını kaybetmişti. Ama ben çocuklarımı, kendimi ve yeniden başlayabilme cesaretimi bulmuştum.
O gece Duru yanıma gelip başını omzuma yasladı.
“Anne,” dedi, “sence kardeşim bizi görüyor mudur?”
Gülümsedim ve saçlarını okşadım.
“Belki göremiyordur kızım. Ama ben onun bize bıraktığı sevgiyi hissediyorum.”
Duru gözlerini kapattı.
Ben de ilk kez geçmişe bakmadan, yarına baktım.
Çünkü bazen hayatımızdan çıkan insanlar, geride yalnızca acı bırakmaz. Onların gidişi, kendimizi yeniden bulacağımız boşluğu da açar. Ben o boşluğu yıllarca gözyaşlarımla doldurmuştum. O gece ise kızımın küçük eliyle anladım ki bazı yaralar tamamen kapanmasa bile insan yine de yaşamayı öğrenebilir.
Ve benim için gerçek intikam, onların pişman olması değildi.
Gerçek zafer, bir gün adımı duyduklarında akıllarına terk edilmiş bir kadın değil, bütün acılarına rağmen ayağa kalkmayı başarmış bir anne gelmesiydi.
