Benim adım Neriman. Altmış beş yaşıma girdiğim gün, aynanın karşısında uzun süre kendime baktım. Saçlarımda beyazlar vardı, yüzümde yılların bıraktığı ince çizgiler… Ama gözlerimin içinde hâlâ yaşama isteği vardı. Kocamı beş yıl önce kaybetmiştim. Çocuklarım kendi hayatlarını kurmuş, evim sessizliğe gömülmüştü. İnsanlar benim artık yalnızca torunlarımla vakit geçirip hayatın geri kalanını sakin sakin geçirmemi bekliyordu.
Ben ise ilk defa kendime şu soruyu sordum:
“Peki ya ben? Ben ne istiyorum?”
Cevabı çok geçmeden karşıma çıktı.
Adı Baran’dı. Otuz dokuz yaşındaydı.
İlk kez mahalledeki küçük kafede karşılaştık. Ben her zamanki köşemde çayımı içerken önümdeki kitap yere düştü. Baran eğilip kitabı aldı ve gülümseyerek bana uzattı.
“Sanırım bu kitap sizden kaçmaya çalışıyordu.”
Gülmüştüm.
“Belki de artık sıkılmıştır benden.”
“Bence tam tersine,” dedi. “İnsan sevdiği kitabı elinden düşürmez.”
O gün kısa bir sohbet ettik. Sonra ertesi hafta yine karşılaştık. Sonra bir hafta daha… Bir süre sonra onun beni görmek için kafeye geldiğini fark ettim.
Baran’ın bana bakışlarında acıma yoktu. Yaşımı unutmuş gibi davranmıyordu. Tam tersine, olduğum kadını görüyor ve bundan hiç rahatsızlık duymuyordu.
Bir akşam bana, “Sizin yanınızda kendimi garip şekilde huzurlu hissediyorum,” dedi.
Ben de başımı kaldırıp ona baktım.
“Benim yanımda huzurlu olmanızdan korkmuyor musunuz?”
“Neden korkayım?”
“Çünkü ben sizden yirmi altı yaş büyüğüm.”
Baran birkaç saniye sustu.
Sonra gülümsedi.
“Ben sizin yaşınızı değil, kalbinizi seviyorum.”
O cümle hayatımın yönünü değiştirdi.
Aramızdaki ilişkiyi çocuklarımdan saklamadım. Fakat söylemek hiç kolay olmadı. Oğlum Levent duyduğu anda masadan kalktı.
“Anne, bu adam senden genç!”
Kızım Dilek ise daha sert konuştu.
“Bunun sevgi olduğuna gerçekten inanıyor musun? Ya senden faydalanıyorsa?”
O gece odama kapanıp saatlerce ağladım.
Acaba gerçekten yanılıyor muydum?
Baran ertesi gün beni aramadı. Ertesi gün de aramadı. Üçüncü gün kapım çaldı.
Karşımda duruyordu.
“Çocuklarınızın söylediklerini duydum,” dedi.
“Ve?”
“Eğer beni istemiyorsanız giderim.”
Şaşırdım.
“Benden vazgeçmek bu kadar kolay mı?”
“Hayır,” dedi. “Ama sizi çocuklarınızla benim aramda seçim yapmak zorunda bırakmak istemiyorum.”
O anda gözlerim doldu.
“Ben senden gitmeni istemiyorum.”
Baran elimi tuttu.
“Öyleyse gitmem.”
Birkaç ay sonra evlenmeye karar verdik.
Düğünümüzü büyük bir salonda yapmadık. Küçük bir kır evinin bahçesinde, yalnızca birkaç yakın dostumuzun yanında birbirimize söz verdik.
Fakat o gün yüzüme bakan herkesin gözlerinde aynı soruyu gördüm:
“Bu evlilik ne kadar sürecek?”
İlk aylar güzeldi.
Baran sabahları kahvaltımı hazırlıyor, ben onun sevdiği yemekleri yapıyordum. Akşamları uzun yürüyüşlere çıkıyorduk. Bazen saatlerce konuşuyor, bazen hiçbir şey söylemeden yan yana oturuyorduk.
Ben yıllardır unuttuğum bir duyguyu yeniden keşfetmiştim.
Sevilmek.
Hem de olduğum halimle.
Fakat mutluluğumuzun üzerine gölge düşmesi uzun sürmedi.
Bir gece Baran eve geç geldi.
Yüzü solgundu.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Bir şey yok.”
“Bana yalan söyleme.”
Sessizce karşıma oturdu.
“İşimi kaybettim.”
Elini tuttum.
“Bunu neden benden sakladın?”
“Çünkü herkes senin benimle para için evlendiğimi düşünüyor. Şimdi işsiz kalınca daha da kötü düşünecekler.”
O an her şeyi anladım.
Baran’ın asıl korkusu benim onu terk etmem değildi.
Benim onun için utanç duyacağımı düşünüyordu.
Ayağa kalktım ve karşısına geçtim.
“Ben senin paranla evlenmedim.”
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun. Eğer bilseydin bunu bana söylemekten korkmazdın.”
Sonra yüzünü ellerimin arasına aldım.
“Ben seninle hayatımı paylaşmak için evlendim. Hayat kolayken yanında olmak sevgi değildir. Zor gününde de yanında kalabilmektir.”
Baran’ın gözleri doldu.
O gece birbirimize daha sıkı sarıldık.
Aradan aylar geçti. Baran yeni bir iş buldu. Hayatımız yeniden düzene girdi.
Çocuklarım ise zamanla değişmeye başladı.
Önce oğlum eve uğramaya başladı. Sonra kızım torunlarımla birlikte geldi.
Bir akşam hepimiz aynı masada otururken Dilek bana sessizce baktı.
“Anne…”
“Efendim?”
“Sen gerçekten mutlu musun?”
Gülümsedim.
“Hayatımda hiç olmadığım kadar.”
Dilek’in gözleri doldu.
“Öyleyse ben de mutluyum.”
Baran başını eğip gülümsedi.
O gece herkes gittikten sonra balkona çıktım. Hava serindi. Baran yanıma gelip omuzlarıma bir şal bıraktı.
“Üşürsün.”
Ona baktım.
“Baran…”
“Efendim?”
“İnsan kaç yaşında yeniden başlayabilir?”
Elimi tuttu.
“İstediği sürece.”
Başımı omzuna yasladım.
O anda anladım ki yaş, insanın hayatını bitiren bir sayı değildi.
Bazen insan altmış beşinde de ilk kez âşık olabilirdi.
Bazen kalbi, gençliğinde cesaret edemediği şeyleri yaşamak için yıllarca bekleyebilirdi.
Ve bazen en büyük mutluluk, başkalarının “Artık çok geç” dediği yerde başlardı.
Ertesi sabah aynaya baktığımda yüzümde yine çizgiler vardı.
Ama bu kez onlardan utanmadım.
Çünkü her çizginin ardında bir hikâyem vardı.
Ve artık hikâyemin son sayfasını başkalarının yazmasına izin vermeyecektim.
Ben 65 yaşındaydım. Genç bir adamla evlenmiştim. İnsanlar bunun bir hata olduğunu düşünmüştü. Oysa benim yaptığım hata, yıllarca başkalarının ne düşüneceğini kendi mutluluğumdan daha önemli sanmaktı.
Hayat bana geç de olsa şunu öğretmişti:
Sevginin yaşı yoktur. Cesaretin de… İnsan gerçekten yaşamak istediği sürece, hiçbir yaş hayatın sonu değildir.