OĞLUM ÜNİVERSİTEDEN MEZUN OLDUKTAN SONRA YILLARCA ÖĞRENCİLİK BORÇLARINI BEN ÖDEDİM — SONRA YÜZÜME BAKIP, “BU SENİN KARARINDI, BENİM SORUMLULUĞUM DEĞİL,” DEDİ. İŞTE O AN, ONA YILLAR ÖNCE ÖĞRETMEM GEREKEN DERSİ ARTIK ÖĞRETMENİN ZAMANI GELDİĞİNİ ANLADIM.
“Artık Emirhan’ın gerçeği öğrenme zamanı geldi.”
Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik bir sessizlik oldu.
Sonra yıllardır duymadığım o tanıdık ses, şaşkınlıkla adımı söyledi.
“Sen misin gerçekten?”
“Benim, Fikret Bey.”
Fikret Bey, rahmetli eşim Selçuk’un ağabeyiydi. Selçuk öldükten sonra aile içinde yaşanan bazı kırgınlıklar yüzünden birbirimizden uzaklaşmıştık. Aslında kötü bir insan değildi. Sadece ben, eşimi kaybettikten sonra herkesten uzaklaşmış, bütün hayatımı oğluma adamıştım.
Fikret Bey uzun uzun sustu.
“Emirhan’a hâlâ söylemedin mi?” diye sordu.
“Elim varmadı.”
“Yirmi iki yıl geçti.”
“Biliyorum.”
Masamın üzerindeki üç dosyaya baktım.
Üçüncü dosyanın içinde, Selçuk’un ölümünden birkaç ay önce hazırladığı belgeler vardı.
Emirhan’ın geleceği için küçük bir arsa satın almıştı.
O zamanlar şehrin dışında, kimsenin yüzüne bile bakmadığı bir yerdeydi. Selçuk, “Bir gün buralar değerlenir. Oğlumuz büyüyünce elinde bir şey olsun,” demişti.
Arsanın tapusu benim üzerime geçirilmişti.
Emirhan’ın bundan haberi yoktu.
Yıllar içinde bölge gelişmiş, yeni yollar açılmış, alışveriş merkezleri yapılmış, siteler yükselmişti.
Arsanın bugünkü değeri benim bütün borçlarımı kapatacak, hatta bana rahat bir emeklilik sağlayacak kadar yüksekti.
Fakat üçüncü dosyada yalnızca tapu yoktu.
Selçuk’un kendi el yazısıyla yazdığı bir mektup da vardı.
Emirhan’a yazılmıştı.
Fikret Bey ertesi gün öğleden sonra bana geldi.
Saçları tamamen beyazlamıştı. Kapıda birbirimize uzun uzun baktık.
“Sen hiç değişmemişsin,” dedi.
“Değiştim,” dedim. “Sadece aynada belli olmuyor.”
İkimiz de burukça güldük.
Mutfak masasına oturduk.
Dosyaları önüne koydum.
Fikret Bey mektubu görünce gözleri doldu.
“Selçuk bunu yazdığında hastaneden yeni çıkmıştı,” dedi.
Başımı salladım.
O günleri hatırlamak bile boğazımı düğümlüyordu.
Selçuk, geçirdiği ani kalp rahatsızlığından sonra bir süre kendini iyi hissetmişti. Ama birkaç ay sonra ikinci kriz onu bizden almıştı.
Mektubu ölümünden iki hafta önce yazmıştı.
Emirhan o zaman dört yaşındaydı.
Mektubun zarfında tek bir cümle vardı:
“Oğlum gerçekten yetişkin olduğunda ver.”
Yıllarca “yetişkin olmak” sözünü sadece yaşla ilgili sanmıştım.
Şimdi yanıldığımı anlıyordum.
Fikret Bey bana baktı.
“Ne yapmayı düşünüyorsun?”
Derin bir nefes aldım.
“Önce üniversite borçlarını kapatacağım.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Arsayı mı satacaksın?”
“Evet.”
“Emirhan’a bırakmayacak mısın?”
İşte bunu söylerken ilk kez içimde hiç suçluluk hissetmedim.
“Hayır.”
Fikret Bey cevap vermedi.
“Selçuk bu arsayı oğluna bırakmak istedi,” dedi sonunda.
“Biliyorum. Ama Selçuk aynı zamanda oğlunun nasıl bir insan olmasını istediğini de yazmış.”
Mektubu önüne doğru ittim.
Fikret Bey birkaç satır okudu.
Sonra sessizce başını salladı.
Bir hafta sonra arsayı satmak için işlemleri başlattım.
Tahminimden bile daha iyi bir teklif aldım.
Satış tamamlandığında ilk yaptığım şey, yıllardır omuzlarımda taşıdığım eğitim borcunun tamamını kapatmak oldu.
Bankadan çıktığımda dışarıdaki banklardan birine oturdum.
Telefonuma baktım.
Yıllardır her ayın aynı gününde hesabımdan çıkan o taksit artık yoktu.
Garip bir histi.
Sanki görünmez bir zincir ayağımdan çözülmüştü.
Kalan paranın bir kısmıyla evimde yıllardır ertelediğim tadilatları yaptırdım.
Kendime küçük, güvenilir bir araba aldım.
Bir miktarını emekliliğim için ayırdım.
Bir kısmıyla da üniversitede maddi sıkıntı yaşayan öğrencilere burs veren bir vakfa bağış yaptım.
Çünkü oğluma yaptığım fedakârlıklardan pişman değildim.
Sadece fedakârlığın kıymet bilmeyen birinin hakkı olduğunu düşünmekten vazgeçmiştim.
Emirhan bütün bunları iki hafta sonra öğrendi.
O akşam kapım öyle sert çalındı ki yerimden sıçradım.
Kapıyı açtığımda yüzü kıpkırmızıydı.
“Arsayı sattın mı?”
Demek Fikret Bey’den ya da tapu işlemlerinden bir şekilde haber almıştı.
“Sattım.”
“Baba o arsayı benim için almıştı!”
Sesi apartmanda yankılandı.
“İçeri gir.”
“Anne, ciddi misin sen? O arsanın ne kadar ettiğini biliyor musun?”
“Biliyorum.”
“Ve bana tek kelime söylemeden sattın?”
Sessizce salona geçtim.
Emirhan peşimden geldi.
“Bunu bana nasıl yaparsın?”
O cümleyi duyunca durdum.
Yavaşça ona döndüm.
“Ne yaptım sana?”
“Benim geleceğim için alınmış bir şeyi sattın!”
“Senin geleceğin için mi?”
“Evet!”
“İlginç.”
Emirhan kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Ben de yıllarca senin geleceğin için çalıştım.”
Sesim şaşırtıcı derecede sakindi.
“İki işte çalıştım. Tatil yapmadım. Üniversite masraflarını üstlendim. Sen iyi bir maaş almaya başladıktan sonra bile taksitlerini ödedim. Sonra sana ödemelerde zorlandığımı söylediğimde bana ne dedin?”
Emirhan gözlerini kaçırdı.
“Anne, ben onu öyle demek istemedim.”
“Gayet açık söyledin.”
Sustuk.
Sonra onun söylediği cümleyi aynen tekrarladım.
“Bu senin kararındı. Benim sorumluluğum değil.”
Emirhan yüzüme baktı.
Sanki ilk kez kendi sözlerini başka birinin ağzından duyuyordu.
“Ben sadece…”
Elimi kaldırdım.
“Hayır. Şimdi beni dinle.”
Masadaki üçüncü dosyayı aldım.
İçinden sararmış zarfı çıkardım.
“Baban bunu sana yazdı.”
Emirhan’ın yüzü değişti.
“Babam mı?”
Zarfı eline verdim.
Parmakları titriyordu.
“Ne zaman?”
“Ölmeden iki hafta önce.”
“Bunca yıl niye vermedin?”
“Çünkü üzerinde ‘Oğlum gerçekten yetişkin olduğunda ver’ yazıyordu.”
Emirhan bana baktı.
“Ben yirmi altı yaşındayım.”
“Yaşının yeterli olduğunu ben de sanıyordum.”
Bu cümle onu susturdu.
Zarfı açtı.
Selçuk’un mektubu çok uzun değildi.
Emirhan sessizce okumaya başladı.
Ben ezbere bildiğim satırları yüzünden takip ediyordum.
“Oğlum,
Bu mektubu okuduğunda yanında olamayabilirim. Eğer öyleyse bilmeni isterim ki hayatta sahip olduğum en güzel şey sendin.
Sana bırakabileceğim biraz malım, biraz param olabilir. Ama bunların hiçbirinin seni iyi bir insan yapmaya gücü yetmez.
Bir gün annenin senin için neler yaptığını anlayacak yaşa geldiğinde, ona borcunu parayla ödemeye çalışma.
Onun emeğinin karşılığı para değildir.
Onu ara.
Yanında ol.
Yorulduğunda yükünü paylaş.
Çünkü insanı zengin yapan sahip olduğu şeyler değil, kendisi için fedakârlık yapan insanları unutmamasıdır.
Eğer bir gün her şeyi hak ettiğini düşünmeye başlarsan, sahip olduklarının çoğunu senden önce birilerinin taşıdığı yükler sayesinde kazandığını hatırla.
Ve sakın annene kendini yalnız hissettirme.”
Emirhan son satıra geldiğinde gözlerinden yaşlar akıyordu.
Mektubu masaya bıraktı.
Dakikalarca konuşmadı.
Sonra kısık bir sesle:
“Ben ne yaptım?” dedi.
Cevap vermedim.
Başını ellerinin arasına aldı.
“Anne, ben gerçekten o gece söylediklerimi düşünmedim.”
“Bazen insanın düşünmeden söylediği şeyler, içinde ne olduğunu gösterir.”
“Arsayı geri alabilir miyiz?”
“Hayır.”
Bunu duyunca başını kaldırdı.
Ama bu kez öfkeli değildi.
Sadece üzgündü.
“Parayı ne yaptın?”
“Borcu kapattım. Kendime ayırdım. Bir kısmını da burs olarak bağışladım.”
Emirhan uzun süre sustu.
Sonra şaşırtıcı şekilde başını salladı.
“İyi yapmışsın.”
İlk kez o gece oğlumun sesinde çocukluğundan beri duymadığım bir mahcubiyet vardı.
Yanıma geldi.
“Beni affeder misin?”
“Affetmek başka, unutmak başka.”
“Biliyorum.”
“Bir de değişmek var.”
Gözlerini bana çevirdi.
“Onu da yapacağım.”
O günden sonra her şey bir anda düzelmedi.
Ben de bunu beklemedim.
Emirhan ertesi sabah çiçeklerle kapıma gelmedi. Büyük sözler vermedi. Sosyal medyada annesine övgüler yazmadı.
Daha zor olanı yaptı.
Davranışlarını değiştirmeye başladı.
Her pazar beni aradı.
Doktor kontrolüm olduğunda işten izin alıp benimle geldi.
Evin tamiri sırasında ustalarla uğraştı.
Markete gittiğimde poşetleri elimden aldı.
Bir gün banka hesabıma para göndermiş.
Hemen geri yolladım.
Beni aradı.
“Neden kabul etmedin?”
“Çünkü mesele para değildi.”
Sessizlik oldu.
Sonra güldü.
“Tamam. Anladım.”
Aylar sonra doğum günümde bana küçük bir kutu verdi.
İçinden pahalı bir takı çıkmadı.
Çocukken babasıyla çekilmiş eski bir fotoğrafımız vardı.
Fotoğrafı çerçeveletmişti.
Altına da babasının mektubundaki bir cümleyi yazdırmıştı:
“İnsanı zengin yapan, kendisi için fedakârlık yapan insanları unutmamasıdır.”
O anda gözyaşlarımı tutamadım.
Emirhan bana sarıldı.
“Anne,” dedi, “ben uzun süre senin bana verdiklerini sevgi değil, sanki zaten verilmesi gereken şeylermiş gibi gördüm.”
Saçlarını okşadım.
“Çocukken öyle düşünmen normaldi.”
“Peki büyüyünce?”
Ona baktım.
“Büyümek zaten bunu fark ettiğin gün başlıyor.”
Aradan şimdi iki yıl geçti.
Emirhan değişti.
Mükemmel biri olmadı.
Ben de mükemmel bir anne değildim.
Ama artık ikimiz de bir şeyi biliyoruz.
Sevgi, birine her istediğini vermek değildir.
Bazen sevgi, yıllardır taşımaya devam ettiğin yükü yere bırakıp karşındaki kişinin kendi payını taşımasına izin vermektir.
Ben oğlumu korumaya çalışırken, farkında olmadan onu hayatın en önemli derslerinden birinden mahrum bırakmıştım:
Her fedakârlığın bir bedeli vardır.
Ve bir gün insan, kendisi için ödenen bedelin kıymetini öğrenmek zorundadır.
Selçuk’un mektubunu şimdi salonumdaki çekmecede saklıyorum.
Bazen Emirhan geldiğinde çıkarıp birlikte okuyoruz.
Arsayı kaybettiği için artık üzülmediğini söylüyor.
Bir akşam bana şöyle dedi:
“Babam bana o arsayı bıraksaydı belki bugün daha zengin olurdum. Ama sen onu satınca bana daha değerli bir şey bıraktın.”
“Ne?”
Gülümsedi.
“Utanmayı, özür dilemeyi ve kıymet bilmeyi öğrendim.”
O an anladım ki yaptığım şey intikam değildi.
Ceza da değildi.
Bir annenin yıllarca geciktirdiği son dersti.
Ve bazen çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras, evler, arsalar ya da banka hesapları değildir.
Bazen en büyük miras, hayatlarının geri kalanında taşıyacakları doğru bir vicdandır.
Bir Yorum Yazın