Kocam her gece benden bunları istiyor ne yapmam lazım?
Tarih: 30.08.2026 01:09
Gece yarısını vurduğunda evin içindeki tüm sesler çekilir, geriye yalnızca duvar saatimizin o tekdüze tıkırtısı ve pencerelere vuran rüzgârın fısıltısı kalırdı. Tam altı aydır, saat on ikiyi gösterdiği her gece aynı şey tekrarlanıyordu.
Emre’nin adımları koridorda belirir, yatak odasının aralık kapısından süzülen loş ışık tenime vururken kalbimin göğüs kafesimi zorlayan çarpıntısı başlardı.
Bir kadının evliliğinde en çok arzuladığı şey, eşinin gözlerinde o sönmeyen ateşi ve koşulsuz dikkati görmektir derler.
Ama bu ateş, her gece aynı saatte kontrol edilemez bir fırtınaya dönüştüğünde, içinizi kaplayan o karşı konulmaz çekim hissiyle ürperti birbirine karışırdı.
Yatağın kenarına oturduğumda gölgeler birbirine geçerdi. Emre odaya girer, kapıyı sessizce kapatıp kilitlerdi. O an aramızda konuşulmayan, adeta havayı kalınlaştıran bir gerilim asılı kalırdı.
Gözleri üzerimde dolaşırken, bakışlarındaki yoğunluk nefesimi keserdi. Bana yaklaşır, parmak uçları boynumun kenarından omzuma doğru usulca kayardı.
Tenimin alev aldığını hissederdim ama aynı zamanda içimde düğümlenen o büyük sorunun ağırlığıyla sarsılırdım: Bu gece yine mi aynısı olacaktı?
“Bana söz vermiştin Leyla,” derdi fısıltıyla. Sesi öyle derinden ve öyle talepkâr gelirdi ki, reddetmek mümkün olmazdı. “Her şeyi geride bırakacaksın. Zihnindeki tüm kilitleri açacaksın.”
Her gece benden bunları istiyordu; sınırları zorlayan, beni benliğimin en savunmasız, en gizli köşelerine kadar soyan o ritüelleri. Başlarda bunun sıradan bir arzu oyunu, evliliğimizin beşinci yılında kaybettiğimiz o taze kıvılcımı yeniden yakalama çabası olduğunu sanmıştım.
Fakat günler geçtikçe bu istekler öyle bir hal almıştı ki, gün boyu zihnim sadece geceye kilitlenir olmuştu. İşteyken bile aklıma gelen tek bir bakışı, ellerimin titremesine, kalbimin sebepsizce hızlanmasına yetiyordu. Ne yapmam gerektiğini, bu fırtınanın bizi nereye sürüklediğini kestiremiyordum.
O gece, diğerlerinden çok daha ağırdı hava. Dışarıda yağmur sağanak halinde yağıyor, camları dövüyordu. Emre yanıma geldi, dizlerinin üzerine çöktü ve ellerimi ellerinin arasına aldı.
Avuçlarının sıcaklığı parmaklarımdan bütün bedenime yayıldı. Gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmadan, o her gece tekrarladığı talebini fısıldadı:
“Bu gece sonuna kadar gideceğiz. Hiçbir şeyi saklamayacaksın. Benden sakladığın, en çok korktuğun o gerçeği bu gece masaya koyacaksın.”
İşte her gece istediği buydu: Bedenlerimizin yakınlığından çok daha fazlası; ruhumun tüm çıplaklığı, maskesiz bir dürüstlük ve yıllardır içimde biriktirdiğim o derin korkuları tek tek itiraf etmem.
Her gece benden üç şey istiyordu: İlki, o gün boyunca benden sakladığı bir sırrı ona sormadan önce kendi içimdeki en utanç verici zaafı ona fısıldamam.
İkincisi, geçmişin yükünü ve evliliğimizin üzerinde asılı duran o görünmez duvarları tek bir dokunuşla yıkacak kadar ona teslim olmam. Üçüncüsü ise, onu kaybetme korkumu bir zayıflık değil, aramızdaki bağı güçlendiren bir tutku olarak kabullenmem.
Aylar önce aramızda açılan o soğuk mesafeyi kapatmak için bu tehlikeli oyunu o başlatmıştı. Gündüzleri hayatın koşuşturmacasında birbirine yabancılaşan iki insan olmaktan öyle korkmuştu ki, geceleri ruhumuzu çırılçıplak bırakan bir itiraf arenasına çevirmişti yatak odamızı.

Benden sadece tenimi değil, içimdeki tüm karanlığı talep ediyordu; çünkü biliyordu ki bir insan ancak en kırılgan yerinden sevildiğinde gerçekten iyileşirdi.
O gece gözlerinin içine baktım. Kalbim kaburgalarımı delecek gibi atarken, aylardır boğazımda düğümlenen o son itirafı dudaklarımdan döktüm:
“Seni her şeyden çok seviyorum ama bir gün benden sıkılmandan, bu evin içinde iki yabancıya dönüşmemizden öyle korkuyorum ki… Bazen seni kaybetmemek için kendimi yok sayıyorum.”
Sözlerim bittiğinde odada derin bir sessizlik oldu. Emre’nin gözlerindeki o yoğun ateş yerini derin bir şefkate ve sarsıcı bir rahatlamaya bıraktı. Elini yanağıma koydu, başparmağıyla dudağımın kenarını okşadı.
“Benim her gece senden istediğim tek şey buydu Leyla,” dedi, sesi titreyerek. “Bana tüm kalbini, korkularını açman. Çünkü bedenler birbirine alışır, geçer; ama birbirinin ruhunu gören iki insan asla ayrılamaz.”
O an anladım ki, korkuyla arzu arasında gidip gelen o geceler bizi bir uçuruma değil, birbirimizin en derin gerçeğine taşımıştı. Ne yapmam gerektiği sorusunun cevabı artık çok netti: Kaçmak ya da duvarlar örmek yerine, aşkın en saf, en dürüst ve en cesur haline teslim olmak. O gece, yağmurun sesi altında, aramızdaki tüm kilitler sonsuza dek çözüldü.
Kocamı erken yaşta kaybettim üst komşumuzdaki adamda tek yaşıyordu bir gün evime gelip…
Tarih: 29.08.2026 21:45
Sessizliğin ağırlığı, eşimi kaybettiğim o soğuk sonbahar gününden beri evin her köşesine sinmişti. Henüz otuzlu yaşlarımın başında, hayatın tüm canlı renklerinin birdenbire griye döndüğü, koridorların her adımda kederi yankıladığı geniş bir dairede tek başıma kalmıştım.
Günler birbiri ardına uyuşuk bir ritimle akıp gidiyor, akşamları pencere kenarına oturup sokağın ışıklarını seyrederken içimde büyüyen o tanımlanamaz boşluğu sadece tavandan gelen hafif ayak sesleri bölüyordu.
Üst katımda yaşayan Sinan Bey’i sadece merdiven boşluğunda ya da apartman girişinde görürdüm.
Kırklı yaşlarının başında, ölçülü, bakışlarında derin ve adını koyamadığım bir hüzün taşıyan, yalnız bir adamdı. Eşini yıllar önce bir kazada kaybettiğini apartman yöneticisinden yarım yamalak duymuştum; aynı kaderin gölgesinde yürüyen iki yabancıydık aslında.
Birbirimizle karşılaştığımızda kısa bir baş selamı ve nezaketli bir “iyi günler”den öteye geçmeyen o mesafe, aslında aramızdaki tek güvenli sığınaktı. Fakat o akşamüstü, dışarıda fırtınanın camları dövdüğü, rüzgarın uğultusunun evin içindeki ıssızlığı daha da belirgin kıldığı o kasvetli saatlerde, kapı zilim beklenmedik bir telaşla çaldı.
Kapı deliğinden baktığımda Sinan’ın silüetini gördüm. Üzerinde hafif ıslanmış gri bir kazak vardı, saçları dağılmıştı ve bakışları her zamankinden farklı, tuhaf bir kararlılıkla parlıyordu.
Kapıyı araladığımda yüzüme çarpan serin koridor havası ile onun telaşlı nefesi birbirine karıştı.
“İyi akşamlar Leyla Hanım,” dedi, sesi alışılmış sakinliğinden uzaktı, hafifçe titriyor ama bir o kadar da yakıcı bir vurgu taşıyordu.
“Rahatsız etmek istemezdim ama üst kattaki banyonun tesisatında bir sızıntı var sanırım, aşağıya, sizin tavana sızıp sızmadığını kontrol etmem gerekiyor. Acil bir durum olabilir.”
Bu sıradan gerekçe, gözlerindeki o derin, tedirgin edici yoğunlukla birleştiğinde kalbimin aniden hızlanmasına neden oldu. Uzun zamandır kapımı çalan, içeriye adım atan kimse olmamıştı. Tereddütle geriye çekilip kapıyı tamamen açtım. “Tabii, buyrun lütfen.”
İçeri girdiğinde, evin havası bir anda değişti. Uzun süredir sadece anılarla ve soğuk eşyalarla paylaştığım bu mekân, birdenbire canlı, sıcak ve yabancı bir erkeğin varlığıyla dolup taştı.
Üzerindeki yağmur kokusu, sedir ağacı ve hafif bir tütün esansı salonun durgun havasını yardı geçti. Banyoya doğru yönelirken arkasından yürüdüm; her adımı, zemin tahtalarının gıcırtısı ve aramızdaki daralan mesafe içimde aylardır, belki de yıllardır uyuyan karanlık bir heyecanı tetikliyordu.
Banyoya girdiğinde tavanı, köşeleri dikkatle inceledi. Ben kapının eşiğinde, kollarımı göğsümde kavuşturmuş vaziyette duruyordum.
Fakat onun bakışları tavandan çok, aynadaki yansımamıza kayıyordu. Göz göze geldiğimiz o an, aramızdaki görünmez ip gerildi. Nefes alışverişi derinleşmişti.
“Görünürde bir sızıntı yok,” dedim, sesimin bu kadar kırılgan çıkmasını istemezdim.
Sinan yavaşça bana doğru döndü. Banyodaki sarı, loş ışık yüzünün hatlarını daha keskin, gölgelerini daha belirgin kılıyordu. Bir adım attı, sonra bir adım daha.
Aramızdaki mesafe artık bir nefes boyuna inmişti. Kalbimin göğüs kafesimi döven sesi kulaklarımda uğulduyordu; bu sadece korku ya da şaşkınlık değildi, tenimin derinliklerinde zonklayan, inkâr etmeye çalıştığım ama tüm benliğimi saran tehlikeli bir çekimdi.
“Biliyorum,” diye fısıldadı. Sesi öyle alçak ve boğuktu ki, kelimeler doğrudan ruhuma dokundu. “Sızıntı falan yok Leyla.”

Donakaldım. Bakışlarımı gözlerinden ayıramıyordum. İçimdeki mantık kaçmamı, geri çekilmemi söylerken, tenim ve kalbim tam tersine, onun yaydığı o yoğun sıcaklığa doğru çekiliyordu.
Uzun zamandır unuttuğum o kadınlık hissi, dokunulma ve görülme arzusu, bir volkan gibi yüzeye vurmak üzereydi.
“Neden buradasın o zaman?” diye sordum, sesim bir fısıltıdan farksızdı.
“Çünkü artık dayanamadım,” dedi. Gözleri yüzümün her santiminde, dudaklarımda, boynumun kenarında geziniyordu. “Aylardır geceleri tavanın ardından duyduğum o sessizliği dinliyorum.
Yalnızlığını, iç çekişlerini, odadan odaya yürüyüşlerini biliyorum. Senin de en az benim kadar nefessiz kaldığını, bu kederin altında ezildiğini biliyorum.”
Bir elini yavaşça kaldırdı. Dokunup dokunmamak arasında bir saniye duraksadı; o saniye, ikimiz için de geri dönüşü olmayan bir eşikti. Parmak uçları yanağıma değdiğinde içimden ılık bir ürperti geçti. Teninin sıcaklığı, tenimin aylardır süren kışını bir anda eritti.
Gözlerimi kapattım; içimdeki arzu, suçluluk duygusunu ve yası acımasızca bastırıyordu. Bir insana, bir bedene, bir sıcaklığa duyulan o kontrolsüz açlık bütün benliğimi ele geçirmişti.
Beni belimden kavrayıp kendine doğru çektiğinde aramızdaki son mesafe de yok oldu. Göğsü göğsüme yaslandı; güçlü, düzensiz kalp atışlarını tenimde hissedebiliyordum. Dudakları boynuma, oradan kulağımın arkasına uzandığında zaman tamamen durdu.
Birbirimize sarılışımız sadece bir tutku patlaması değil, aynı zamanda iki yaralı ruhun karanlıkta birbirine tutunma çabasıydı. Koridordan salona doğru geçerken adımlarımız birbirine dolanıyor, aylardır susturulan her duygu, her dokunuşta daha da alevleniyordu.
Fakat bu yakıcı fırtınanın ortasında, Sinan birden duraksadı. Beni hafifçe geri çekip yüzüme baktı. Gözlerinde sadece tutku değil, çok daha ağır, çok daha sarsıcı bir şey vardı: Gerçek bir sırrın ağırlığı.
Salondaki loş lambanın altında, titreyen elleriyle cebinden katlanmış, yıpranmış bir zarf çıkardı. Masanın üzerine bıraktı. O an, bu beklenmedik ziyaretin ardındaki asıl fırtınanın kopmak üzere olduğunu anladım.
“Sana bunu getirmem gerekiyordu,” dedi nefes nefese. “Aylardır buna cesaret edemedim. Seni uzaktan izledim, acını gördüm, yanına gelip sana sarılmak, bu yükü hafifletmek istedim ama bu mektup… bu mektup benim elimi kolumu bağladı.”
Masanın üzerindeki zarfa baktım. Üzerinde eşimin el yazısıyla yazılmış adım duruyordu: Leyla’ya…
Nefesim kesildi. Gözlerim Sinan’a kilitlendi, zihnimdeki bütün arzular ve heyecan bir anda yerini derin bir sarsıntıya bıraktı. “Bu… bunu nereden aldın?”
Sinan başını öne eğdi, sonra gözlerimin içine tüm samimiyetiyle baktı. “Eşin… vefat etmeden önceki son haftasında hastanede benimle tanıştı. Ben o dönem orada gönüllü olarak çalışıyordum. Durumunun kötüleştiğini biliyordu.
Sana doğrudan söyleyemediği, yüzüne karşı yazamadığı şeyleri bu mektuba döktü ve bana emanet etti. ‘Eğer bana bir şey olursa, Leyla’nın hayatı durmasın. O genç, onun yaşaması, yeniden sevmesi, yeniden hissetmesi gerek. Doğru zaman geldiğinde bu mektubu ona ver’ dedi.”
Titreyen ellerimle zarfı açtım. Eşimin tanıdık, zarif el yazısı sayfaya dökülmüştü. Kelimeler gözyaşlarımın arasından parıldıyordu:
“Güzel Leyla’m… Bu dünyadan erkenden ayrılmak zorunda kalırsam, sakın arkamdan hayatını bir mezara çevirme. Yası tut ama içinde kaybolma. Bir gün yeniden birine bakmak, yeniden dokunulmak, yeniden arzulanmak ve sevmek istersen sakın kendini suçlama. Yaşamak, geride kalanların görevidir ve sen yaşamayı en çok hak eden insansın…”
Mektubu göğsüme bastırırken gözyaşlarım sel gibi aktı. Aylardır sırtımda taşıdığım o devasa suçluluk hissi, bir başkasına arzu duyma korkusu, yalnızlığın getirdiği o donuk utanç bir anda un ufak oldu. Eşim bana en büyük vedasını, özgürlüğümü bağışlayarak yapmıştı.
Sinan yanıma geldi, sessizce yanımda durdu. Bu kez aramızdaki çekim sadece tensel bir açlık ya da ani bir heyecan değildi; paylaşılan bir acının, verilen bir sözün ve geleceğe açılan temiz bir kapının sıcaklığıydı.
Elini uzatıp yanağımdaki yaşları sildiğinde, bu dokunuşun artık geçmişe bir ihanet değil, hayata yeniden tutunmanın ilk adımı olduğunu biliyordum.
Dışarıdaki fırtına dinmeye, yerini dingin bir yağmur sesine bırakmaya başlamıştı. Evin aylardır süren o soğuk sessizliği nihayet dağılmış; yerini iki insanın birbirinin yarasını sararken bulduğu o derin, anlamlı ve yeniden başlayan hayatın sıcaklığına bırakmıştı.
Kocam sürekli eve arkadaşlarını getiriyordu bir arkadaşının gözü üzerimdeydi bakın ne yaptım…
Tarih: 29.08.2026 20:39
Kapı her çalındığında içimde aynı metalik yorgunluk yankılanıyordu. Salonun parkelerine sinmiş bayat tütün kokusu, kahkaha sesleri, sehpa üzerinde yarım bırakılmış bardakların bıraktığı nemli izler…
Evliliğimizin dördüncü yılında, o çok sevdiğim huzurlu daire, kocam Selim’in bitmek bilmeyen “arkadaş meclisi” yüzünden bir bekleme salonuna, beni ise kendi hayatının kenarında bir servis elemanına dönüştürmüştü.
Selim, dışarıya karşı alabildiğine bonkör, neşeli ve herkesin sırtını sıvazlayan o popüler adamdı; ancak evin eşiğinden içeri adım attığında bütün dikkati, sadece çevresinde kurduğu o sahte onay çemberine kayardı. Eve gelen kalabalık neredeyse hiç değişmezdi.
Masadaki tabaklar boşalır, muhabbetler gece yarılarına sarkar, ben ise mutfakla salon arasındaki o dar koridorda görünmez bir gölge gibi gidip gelirdim.
Ta ki iki ay önce o gruba Kerem dahil olana kadar.
Kerem, Selim’in iş ortaklığına yeni başladığı, diğerlerine kıyasla çok daha az konuşan, sessizliğini koyu ve delici bakışlarla telafi eden bir adamdı. İlk geldiği akşam, çay bardağını uzatırken parmak uçlarımızın birbirine değdiği o kısacık saniye içimde tekinsiz bir kıvılcım çaktırmıştı.
Gözlerini benden kaçırmadı; aksine, bakışlarındaki yoğunluk ve doğrudan temas o kadar ağırdı ki, nefesimin göğsümde sıkıştığını hissettim. Selim arkasını dönüp televizyondaki maça bağırdığı sırada, Kerem’in gözleri boynumdaki kolyede, dudaklarımın kıvrımında, üzerimdeki ipek gömleğin yakasında geziniyordu.
Zamanla bu durum bir tesadüf olmaktan çıktı, sessiz ve tehlikeli bir oyuna dönüştü. Selim’in pervasızlığı arttıkça, Kerem’in varlığı evin havasını elektrikle dolduruyordu.
Mutfakta su doldururken arkamda hissettiğim adım sesleri, salona her girişimde tenimi yakan o pervasız ve arzulayıcı bakışlar… Bana sadece “Selim’in eşi” olarak değil, unutulduğum, saklandığım o kabuğun altındaki bir kadın olarak bakıyordu. Bu bakışlarda hem ürpertici bir cüret hem de uzun zamandır açlığını çektiğim o yakıcı fark edilme hissi vardı.
Kendi içimdeki bu çatışma beni günden güne daha uyanık, daha hesapçı kılıyordu. Selim’in beni sıradanlaştıran körlüğü ile Kerem’in beni adeta bir hedefe koyan gözü kara cüreti arasında sıkışıp kalmayacaktım. Bir kurban gibi sessizce köşeme çekilmek yerine, bu gerilimi kendi ellerimle yönetmeye karar verdim.
Planım hazırdı. Salı gecesi Selim yine “Küçük bir toplantı yapacağız, bir şeyler hazırla” diyerek grubu eve davet ettiğinde, her zamankinden farklı davrandım.
Aynanın karşısına geçtim; uzun süredir dolabın en arka köşesinde duran, omuzları açıkta bırakan zümrüt yeşili elbisemi giydim, saçlarımı zarif bir dağınıklıkla topladım. Odaya her adım atışımda kokumu geride bırakan o eski, unutulmuş parfümümü sürdüm.
Salona girdiğim an ortamdaki havanın nasıl bir anda ağırlaştığını hissettim. Selim telefonundaki maillere bakarken sadece “Şunları masaya bırakıver” dedi, yüzüme bile bakmadı. Fakat Kerem…
Kerem’in elindeki kadeh neredeyse parmaklarının arasında dondu. Göz bebeklerinin nasıl büyüdüğünü, bakışlarının omuzlarımdan bileklerime kadar nasıl aç bir iştahla indiğini adım adım izledim. O an, iplerin benim elime geçtiğini anladım.

Gece ilerledikçe oyunumu incelikle ördüm. Diğer arkadaşların kahvelerini servis ederken mesafemi korudum; ancak Kerem’e fincanını uzatırken biraz daha eğildim, gözlerinin en derinine baktım ve dudaklarımda hafif, kışkırtıcı bir tebessüm bıraktım.
Fincanı alırken parmakları bileğime dokundu. Kaçmadım. Aksine, fısıltıyla “Mutfakta taze kahve var, getireyim mi?” dedim, sadece onun duyabileceği bir tonda.
Kerem’in nefesi hızlandı. Başını usulca salladı.
Salondan çıkıp mutfağa geçtim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu ama korkudan değil, kendi gücümün bilincine varmaktan. Işıkları bilerek loş bıraktım. Birkaç dakika sonra arkamdaki kapı hafifçe aralandı. İçeri girdi, kapıyı arkasından neredeyse tamamen kapattı.
Aramızdaki mesafe iki adıma indiğinde Kerem’in gözlerindeki o saklanamaz arzu ve cüret tüm çıplaklığıyla karşımdaydı.
“Burada ne yaptığının farkındasın, değil mi?” diye fısıldadı Kerem, sesindeki pürüzlü tonda hem bir meydan okuma hem de bastırılamayan bir açlık vardı. “Selim seni görmüyor bile. Ama ben… ilk günden beri aklımdan çıkaramıyorum.”
Bana doğru bir adım daha attı, eli omzuma uzanmak üzereydi. Gözlerinde, istediğini alacağından emin bir avcının küstahlığı vardı. Tam o anda, geri çekilmek yerine ona doğru yarım adım yaklaştım; kokusunu, heyecanını, nefesindeki gerilimi yüzümde hissedecek kadar yakınına geldim.
Ve sonra, cebimden küçük bir kayıt cihazı ile Selim’in çalışma masasından aldığım şirket dosyasını tezgahın üzerine sertçe bıraktım.
Kerem duraksadı. Yüzündeki o tutkulu maske, saniyeler içinde soğuk bir şaşkınlığa dönüştü.
“Gözlerinin üzerimde olmasını bir zaaf zannettin,” dedim, sesimdeki fısıltı yerini buz gibi bir netliğe bırakmıştı. “Ama yanıldın Kerem. Selim’in körlüğü seni ne kadar cesur yaptıysa, senin bu açgözlülüğün de bana ihtiyacım olan her şeyi verdi.”
Dosyanın kapağını açtım. Selim’in aylardır “arkadaşlarım” dediği o adamlarla arka planda kurduğu, ailemden kalan birikimi de içine katarak Kerem’in şirketi üzerinden yürüttüğü usulsüz sözleşmelerin kopyaları içerideydi.
Kerem’in son haftalarda evimize bu kadar sık gelmesinin, bana olan o cüretkar ilgisinin arkasında sadece saf bir arzu değil, aynı zamanda Selim’in hayatını ve zayıflıklarını içeriden ele geçirme kibri de yatıyordu. Telefonunu her salonda unuttuğunda, bana her yaklaştığında aslında kendi açığını bana sunmuştu.
“Sen Selim’in sırtına basarak yükselmeyi, beni de bu evin unutulmuş bir süsü olarak kullanmayı planladın,” dedim, gözlerine hiç kırpmadan bakarak. “Ama ben ne bu evin hizmetçisiyim ne de senin gizli kaçamağın.
Yarın sabah hem bu dosyalar hem de aramızdaki bu ‘özel’ konuşmalar Selim’in ve avukatımın masasında olacak. Ev de benim adıma geçecek, şirket hisseleri de.”
Kerem bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama tek bir kelime bile çıkaramadı. O kibirli, arzulu bakışların yerini çaresiz bir bozgun almıştı.
Mutfağın kapısını ardına kadar açtım. Salona döndüm, çantamı ve kabanımı aldım. Selim hâlâ kanepede arkadaşlarına bir şeyler anlatıyor, hayali projelerinden bahsediyordu. Kapının eşiğinde durup ona son bir kez baktım; etrafındaki sahte dostların gürültüsünde kendi yalnızlığını bile fark edemeyen bir adama baktım.
“Ben gidiyorum Selim,” dedim sakin bir sesle. “Mutfakta seni bekleyen çok önemli bir misafirin var. Hesabı kapatmayı unutmayın.”
Kapıyı arkamdan çektim ve apartmandan sokağa çıktım. Gece rüzgarı yüzüme vurduğunda, uzun zamandır ilk kez ciğerlerime dolan havanın bu kadar temiz, bu kadar özgür olduğunu hissettim. Başkalarının oyununda bir figüran olmayı reddetmiş, kendi hayatımın başrolünü geri almıştım.
19 yaşındaki kızım kendinden yaşça büyük adamla nişanlandı… Sebebini öğrendiğimde dizlerimin üzerine çöküp kaldım
Tarih: 29.08.2026 19:15
Kızım Derya’nın parmağındaki yüzüğü ilk gördüğümde, bunun hayatımda duyduğum en güzel haberlerden biri olacağını sanmıştım. O akşam eve her zamankinden farklı bir ifadeyle girmişti. Ne neşeliydi ne de üzgün. Sanki uzun zamandır içinde taşıdığı büyük bir sırrı sonunda söylemeye karar vermiş gibiydi.
“Anne, sana bir şey söyleyeceğim ama önce sakin olacağına söz ver.”
Elimdeki çay bardağını masaya bıraktım.
“Bu cümleyle başlayan hiçbir şey beni sakinleştirmez. Ne oldu?”
Derya birkaç saniye başını eğdi. Sonra sol elini kaldırdı.
Parmağındaki yüzük ışığın altında parladı.
“Ben nişanlandım.”
Gözlerim önce yüzüğe, sonra kızımın yüzüne takıldı.
“Ne?”
“Biliyorum, çok ani oldu.”
“Derya, sen daha on dokuz yaşındasın!”
“Biliyorum.”
“Kim bu çocuk?”
Derya’nın bakışları bir anda değişti.
“Çocuk değil anne.”
İçimde kötü bir his oluştu.
“Kaç yaşında?”
Bir süre sustu.
“Otuz dokuz.”
O an sanki duvarlar üzerime gelmeye başladı.
“Sen on dokuz yaşındasın, o otuz dokuz!”
“Onu seviyorum.”
“Bu sevgi değil Derya. Senin yaşında bir insanın hayatı daha yeni başlıyor.”
Kızım ilk kez sert bir sesle karşılık verdi.
“Benim hayatım zaten yıllardır başlamadı anne.”
Bu söz beni susturdu.
Çünkü Derya’nın çocukluğundan beri bazı şeyleri içine attığını biliyordum.
Babasıyla yıllar önce ayrılmıştık. Derya babasıyla görüşmeyi tamamen kesmiş, benimle de son birkaç yıldır arasında açıklayamadığım bir mesafe oluşmuştu.
Fakat bu adamın ortaya çıkmasından sonra kızımın değiştiğini fark etmiştim.
Daha sessizdi.
Daha kararlıydı.
Ve garip biçimde korkusuzdu.
Adamın adı Baran’dı.
Onu ilk kez nişan konuşmak için evimize geldiğinde gördüm. Yaşına göre olgun, sakin ve ağırbaşlı biriydi. Derya’nın yanında otururken ona dikkatle bakıyor, fakat en küçük bir saygısızlık yapmıyordu.
Yine de içimdeki şüphe gitmedi.
“Derya’yla nasıl tanıştınız?”
Baran birkaç saniye düşündü.
“Yaklaşık iki yıl önce.”
“İki yıl mı?”
Derya hemen araya girdi.
“Anne, her şeyi anlatacağım.”
Baran ona baktı.
“Artık saklamamızın anlamı yok.”
O cümle beni daha da endişelendirdi.
“Neyi saklıyorsunuz?”
Baran cevap vermedi.
Derya da sustu.
O gece uyuyamadım.
Kızımın bana anlatmadığı bir şey vardı.
Ertesi gün Derya’nın odasını toplarken eski bir çekmecede sararmış bir zarf buldum. Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Derya’ya, on dokuz yaşına geldiğinde.”

Ellerim titremeye başladı.
Zarfı açmadım.
Fakat akşam kızım eve geldiğinde onu karşıma oturttum.
“Bana gerçeği anlat.”
Derya zarfı görünce yüzündeki bütün renk çekildi.
“Onu nereden buldun?”
“Odandan.”
Uzun süre sessiz kaldı.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Benim sana yıllardır sormaya korktuğum bir şey var.”
“Ne?”
“Benim babam gerçekten öldü mü?”
Kalbim sıkıştı.
“Derya…”
“Bana öldüğünü söyledin.”
“Çünkü sen küçüktün.”
“Bana gerçeği söyle.”
O an geçmişin yıllardır sakladığım kapısını açmak zorunda kaldım.
“Baban ölmedi.”
Derya’nın gözleri doldu.
“Biliyordum.”
Başını eğdi.
“Peki nerede?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan söylüyorsun.”
Ayağa kalktı.
“Çünkü ben onu buldum.”
Boğazım düğümlendi.
“Nasıl?”
“Baran yardım etti.”
İşte bütün parçalar yavaş yavaş birleşmeye başlamıştı.
Derya bana hayatının en büyük sırrını anlatmaya başladı.
On altı yaşındayken babasının eski bir fotoğrafını bulmuştu. Fotoğrafın arkasında bir telefon numarası vardı. Numarayı araştırdığında bunun yıllar önce birlikte çalıştığım bir şirkete ait olduğunu öğrenmişti.
Orada Baran’la tanışmıştı.
Baran, Derya’ya babasının yıllar önce yaptığı büyük bir hatayı anlattığını söylemişti.
“Peki sana neden yardım etti?”
Derya gözlerini sildi.
“Çünkü seni tanıyordu.”
“Beni mi?”
“Evet.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
Derya masanın üzerine başka bir fotoğraf bıraktı.
Fotoğrafta gençliğim vardı.
Yanımda ise Baran’ın babası duruyordu.
Fotoğrafın arkasında bir tarih vardı.
Yıllar önce, Derya doğmadan önce çekilmişti.
“Baran’ın babası seninle aynı şirkette çalışıyordu,” dedi Derya.
“Evet.”
“Ve benim gerçek babamla da onun yüzünden tanıştın.”
Başımı kaldırdım.
“Bundan ne anlamam gerekiyor?”
Derya’nın sesi titredi.
“Baran’ın babası yıllar önce senin ve babamın ayrılmasına neden olan olayın gerçek tarafını öğrenmiş.”
İçimde bir şeyler parçalandı.
“Ne olayı?”
Derya zarfı bana uzattı.
“Bunu oku.”
Zarfın içinden yıllar önce yazılmış bir mektup çıktı.
Okudukça ellerim titremeye başladı.
Mektupta, Derya’nın babasının sandığımız gibi bizi terk etmediği yazıyordu.
Onu başka bir kadınla gördüğüm gece, bana anlatılanların tamamı yalanmış.
Derya’nın babası aslında büyük bir borç batağına sürüklenmiş ve beni tehlikeden uzak tutmak için ortadan kaybolmuştu.
Ama asıl korkunç gerçek bundan sonra geliyordu.
Mektubu yazan kişi Baran’ın babasıydı.
Ve son satırda şöyle yazıyordu:
“Oğlum Baran, Derya’nın başına gelenleri öğrenirse onu koruyacağına söz verdi.”
Elimdeki kâğıt yere düştü.
Derya ağlayarak bana sarıldı.
“Baran benimle evlenmek istemiyor anne.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Ne?”
“Bizim nişanımızın başka bir nedeni var.”
“Ne nedeni?”
“Babamı bulduk.”
Dünya başıma yıkılmış gibi oldu.
“Baban nerede?”
Derya kapıyı işaret etti.
Tam o sırada kapı çaldı.
Derya’nın yüzündeki ifade değişti.
Ben yerimden kalkamadım.
Kapıyı açtığımda yıllardır öldüğünü sandığım adam karşımda duruyordu.
Saçları tamamen beyazlamıştı.
Yüzünde yılların pişmanlığı vardı.
Bana baktığında gözleri doldu.
“Affet beni.”
Dizlerimin bağı çözüldü.
Olduğum yere çöktüm.
Yıllarca kızdığım adamın aslında beni terk etmediğini, kızımı unutmadığını, bütün bu yıllar boyunca uzaktan korumaya çalıştığını öğrendiğimde içimde taşıdığım öfke bir anda boşluğa dönüştü.
Başımı kaldırıp Baran’a baktım.
“Peki sen neden Derya’yla nişanlandın?”
Baran sessizce cevap verdi:
“Çünkü onu korumak için önce ailesinin yeniden bir araya gelmesi gerekiyordu. Derya babasını bulmak istiyordu. Babası ise ortaya çıkmaya korkuyordu. Ben sadece ikisinin birbirine ulaşmasına yardım ettim.”
Derya ağlayarak yüzüğünü çıkardı.
“Bu gerçek bir nişan değildi anne. Sadece insanları bir araya getirmek için yaptığımız bir oyundu.”
Baran yüzüğü Derya’nın elinden aldı.
Sonra bana baktı.
“Derya benim için kardeşim kadar değerli. Ona hiçbir zaman başka bir gözle bakmadım.”
O an aylarca yanlış anladığım her şeyin cevabını buldum.
Dizlerimin üzerine çökmemin sebebi yalnızca gerçeğin ağırlığı değildi.
Yıllardır kızımı korumak için doğru olanı yaptığımı sanarken, onun taşıdığı acıyı hiç fark etmemiştim.
O gün hepimiz aynı masaya oturduk.
Derya’nın babası yıllar sonra kızının elini tuttu.
Ben ise karşılarına oturup sessizce ağladım.
Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren gerçek, korktuğu şey değil; yıllarca yanlış bildiği şey olur.
Ve o gece anladım ki aile olmak, geçmişte hiç hata yapmamak değildi.
Aile olmak, gerçek ortaya çıktığında birbirinin elini bırakmamaktı.
Köyün Ağasıyla Evlendik… Kocam İkimizi de Kuma Olarak Aldı, Çünkü İlk Eşi Artık İşlere Yetişemiyordu…
Tarih: 29.08.2026 18:15
Konağın yüksek taş duvarları ardında fısıltılar hiç dinmezdi; fakat bu akşam, vadiden esen serin rüzgar pencerelerdeki tülleri savururken içimde adını koyamadığım bir yangın tutuşmuştu.
Ben Gülfem. Yanımdaki ise, çocukluğumdan beri köyün diğer ucundan sessizce izlediğim, bakışlarındaki ateşi hep saklamaya çalışan Mihriban. İkimiz de aynı gün, aynı ikindi vaktinde, avludaki asırlık çınarın gölgesinde kıyılan nikahla bu konağın eşiğini geçtik. Köyün kudretli, dediği dedik ağası Devran Ağa’nın sözü mühür gibi basılmıştı kaderimize.
Konağın ilk hanımı, yılların yorgunluğunu gözaltlarındaki derin çizgilerde taşıyan Hatice Hanım, bir zamanlar bu koca mülkün tek hakimiydi. Ancak geniş avluların, kilerlerin, devasa bağların ve bitmek bilmeyen misafir sofralarının ağırlığı artık onun omuzlarını çökertmişti.
Hastalığı günden güne ilerleyip eli ayağı iş tutamaz olunca, konağın dirlik ve düzeni tehlikeye girmişti. Devran Ağa ise hem bu düzenin bozulmasına tahammül edemeyen hem de toprağı gibi hanesini de daima diri, bereketli ve güçlü tutmak isteyen bir adamdı. Kararını vermiş, bir değil iki genç kadını aynı anda hanesine kuma olarak getirmişti.
Girdiğimiz ilk andan itibaren avluda asılı kalan gerginlik, sadece bir haneye alışma telaşı değildi. Devran Ağa’nın varlığı, konağın her köşesine sinmişti.
Ağır çizmelerinin ahşap merdivenlerde bıraktığı tok yankı, koridordan her geçişinde ikimizin de nefesini kesiyordu. Mihriban ile yan yana durduğumuz her an, aramızdaki örtülü rekabetin altında adı konmamış, tensel ve duygusal bir merak dalgalanıyordu.
Bakışlarımız bazen birbirine çarpıyor, ardından aynı anda koridorun sonundaki büyük odaya, ağanın kapısına çevriliyordu. İkimiz de gençtik; damarlarımızdaki kan deli akıyor, içimizde bastırılması güç bir ilgi ve karşı konulmaz bir tutku büyüyordu.
Günler, konağın taş zeminlerini ovmak, bakır kazanlarda reçeller kaynatmak ve ipek çarşafları havalandırmakla geçti. Ancak ne iş yaparsak yapalım, aklımız hep o akşamın geleceği andaydı. Devran Ağa, gün boyu tarlaları ve atları denetler, akşamları ise geniş sedirinde oturup ikimizi de dikkatle süzerdi.
Bakışları sertti ama derinlerinde yakıcı bir köz parıldardı. O köz, dokunduğu yeri kavuracak cinstendi. Bir keresinde su testisini ona uzatırken parmak uçlarım parmaklarına değmiş, teninden yayılan o sıcaklık günlerce boynumda, göğsümde dolaşmıştı.
Mihriban’ın da aynı ateşte yandığını, onunla göz göze geldiğimde kızaran yanaklarından ve titreyen ellerinden anlıyordum. İkimiz de sadece bu konağın işlerini üstlenmek değil, o heybetli adamın dünyasında asıl yeri almak istiyorduk.
Zaman geçtikçe aramızdaki o gerilim, yerini tuhaf bir ortaklığa ve gizemli bir bekleyişe bıraktı. Konağın sessizleştiği, gaz lambalarının cılız ışıklarının duvarlarda gölgeler çizdiği gecelerde, Hatice Hanım kendi odasında dinlenirken, Devran Ağa’nın ayak sesleri konağın üst katında duyulurdu.

Nihayet o beklenen fırtınalı gece geldi. Gök gürültüsü vadiyi sarsarken, Devran Ağa ikimizi de çalışma odasının bulunduğu üst sofaya çağırdı.
Odaya adım attığımızda, şöminede yanan meşe odunlarının çıtırtısı ve odayı dolduran reçine kokusu bizi karşıladı. Devran Ağa pencerenin önünde, sırtı bize dönük duruyordu. Döndüğünde, gözlerindeki o karanlık ve talepkar ifade her ikimizin de kalbinin göğüs kafesini delercesine çarpmasına yetti.
“Bu konak sadece iş buyurmakla, kazan kaynatmakla ayakta durmaz,” dedi sesi odanın içinde bir ferman gibi yankılanırken. Bize doğru attığı her adımda aramızdaki mesafe eridi, heyecan dizlerimizin bağını çözecek raddeye geldi. Mihriban’ın hızlanan solukları benimkine karıştı.
Devran Ağa tam önümüzde durdu; elleri önce Mihriban’ın omzuna, ardından benim çeneme dokundu. Dokunuşu sert ama inanılmaz derecede arzulayıcıydı. O an anladık ki, bu evlilik sadece bir evin eksiklerini tamamlamak için değil, yıllardır bu taş duvarlar arasında körelmiş olan tutkuyu, canlılığı ve gücü yeniden diriltmek için yapılmıştı.
Ancak tam o esnada, gerçeğin asıl düğümü çözüldü. Hatice Hanım’ın hastalığı sadece bedensel bir yorgunluktan ibaret değildi; bu konağa bir varis verememenin getirdiği keder, onun ruhunu tüketmişti.
Devran Ağa’nın bizi aynı anda bu çatı altına almasının asıl sebebi, yalnızca işleri paylaştırmak değil, Hatice Hanım’ın da rızasıyla bu hanedanın geleceğini, köklerini sağlamlaştıracak yeni bir nefes, bir evlat arayışıydı. İkimiz de aynı anda bu büyük sırrın ve üzerimize yüklenen derin sorumluluğun ağırlığını hissettik.
O gece, şöminenin alevleri gölgelerimizi duvarlarda birleştirirken aramızdaki anlamsız çekişme yerini derin bir kabullenişe bıraktı. Mihriban ve ben, birbirimizin rakibi değil; aynı kaderi, aynı erkeğin arzusunu ve aynı çatının geleceğini sırtlanan iki can yoldaşı olmuştuk.
Konağın soğuk taşları, o andan itibaren yerini paylaşılan bir aidiyete ve iç içe geçen hayatların sıcaklığına bıraktı. Anladık ki güç, sadece emir vermekte ya da bir erkeğin sevdasına tek başına sahip olmakta değildi; paylaşılan bir yazgının içinde, birbirini ezmeden o ateşi birlikte büyütebilmekteydi.
Yaşlı bir kadın son arzusu olarak benimle evlenmek istedi — vefatından sonra avukatı, kimsenin dokunmasına izin vermediği o hastane çantasını bana uzatarak, “Seni bir sebeple seçti,” dedi.
Tarih: 29.08.2026 15:08
Cenazenin ardından avukatı, yıllardır gözü gibi sakındığı o yıpranmış hastane çantasıyla yanıma yaklaştı. Çantayı titreyen ellerime bıraktı. Sonra gözlerimin içine bakıp fısıldadı: “Seni boşuna seçmedi… İçini açtığında her şeyi anlayacaksın.”
Avukat Selim Bey’in sesi, mezarlıkta esen soğuk rüzgârın uğultusuna karışıp kayboldu. Yanımdan ağır adımlarla uzaklaşırken arkasında bıraktığı sessizlik, kucağımdaki çantanın ağırlığından çok daha eziciydi.
Üzerime dikilen meraklı ve yargılayıcı bakışları hissedebiliyordum; huzurevi personeli, birkaç uzaktan tanıdık ve hastane çalışanları, 34 yaşındaki bir hasta bakıcının 82 yaşındaki bir kadınla neden alelacele evlendiğini kendi aralarında fısıldaşıyordu. Benim içinse bu evlilik, yalnızlıkla mühürlenmiş bir ömrün son nefesine uzatılan bir şefkat elinden başka bir şey değildi.
Mezarlıktan ayrılıp kiralık küçük evime döndüğümde hava kararmıştı. Odaya adım atar atmaz montumu bile çıkarmadan Gülizar Teyze’nin —artık resmi kayıtlardaki adıyla eşimin— çantasını masanın üzerine koydum.
Yıllardır yanından ayırmadığı, hemşirelerin dokunmasına bile tahammül edemediği o eski, fermuarları aşınmış hastane çantası karşımda öylece duruyordu. Parmaklarım titreyerek fermuarı çektim.
Çantanın içinde beklediğim gibi ziynet eşyaları ya da yüklü miktarda para yoktu. En üstte, sararmış ve kenarları kıvrılmış eski bir fotoğraf albümü, hemen altında mühürlü kalın bir zarf ve en dipte ise kadife bir kutu bulunuyordu.
İlk olarak mühürlü zarfı aldım. Üzerinde titrek ama son derece zarif bir el yazısıyla benim adım yazıyordu: “Oğlum, yoldaşım ve son nefesimin emanetçisi…” Zarfı açıp içindeki mektubu okumaya başladım.

“Bu satırları okuyorsan, ben çoktan bu dünyadan ayrılmışım demektir. Sana ‘evet’ dediğin o hastane odasında neden böyle bir şey istediğimi tam olarak anlatamamıştım.
İnsanların senin hakkında neler söyleyeceğini biliyordum; mirasa konmak istediğini, yaşlı bir kadını kandırdığını fısıldayacaklardı. Ama sen hiçbirini umursamadın. Sadece gözlerimin içine baktın ve beni o kimsesizliğin ortasında yapayalnız bırakmamak için elimi tuttun.
Ben kimsesiz değildim evlat. Ben kimsesiz bırakılmış bir kadındım. Gençliğimde büyük bir ailem, varlıklı bir hayatım ve her şeyden çok sevdiğim bir oğlum vardı.
Adı Cihan’dı. Kocam genç yaşta vefat ettikten sonra holdinglerin, şirketlerin ve devasa bir servetin yükü üzerime kaldı. Cihan’ı pamuklara sararak büyüttüm.
Ama para ve hırs, insanın kalbini bir zehir gibi sarabiliyormuş. Oğlum büyüdükçe etrafındaki insanların etkisiyle o devasa serveti ele geçirmek için beni akıl sağlığımı yitirmekle suçladı. Bir mahkeme kararıyla tüm mal varlığımı dondurmaya, beni bir kliniğe kapatmaya çalıştı.
O gün her şeyden vazgeçtim. Bütün mülklerimi, holding hisselerimi ve gayrimenkullerimi çok güvendiğim bir vakıf fonuna ve gizli bir hesaba devrettim.
Hayatımdaki her şeyi geride bırakıp kimsenin beni tanımadığı o küçük huzurevine sığındım. İstedim ki bir insan beni Gülizar Hanım olduğum için değil, sadece bir insan olduğum için sevsin. Kimseye güvenim kalmamıştı. Ta ki sen o kapıdan içeri girene kadar.
Mesain bittiğinde bile evine gitmeyip yanıma oturduğun o akşamları hiç unutmadım. Bana çay getirirken gözlerindeki o samimiyeti, diğer yaşlılara gösterdiğin sabrı, bana anlattığın kendi dertlerini… Sen bana kaybettiğim oğlumun asla vermediği o saf sevgiyi ve saygıyı verdin.
Senden benimle evlenmeni istedim; çünkü bu ülkenin kanunlarına göre tek mirasçım, son nefesimde yanımda olan resmi eşim olabilirdi.
Oğlumun vefasızlığına karşı, senin o karşılıksız merhametini ödüllendirmek istedim. Ama en önemlisi, giderken bu dünyada gerçekten bir ailem olduğunu bilerek huzurla ölmek istedim.”
Mektubu okurken gözyaşlarım kâğıdın üzerine damladı. Gülizar Teyze’nin neşeli yüzünün ardında yatan o derin kederi, neden kimseyi yanına yaklaştırmadığını ve o çantayı neden canı pahasına koruduğunu şimdi anlıyordum. Çanta, onun geçmişinden geriye kalan tek şerefli sığınaktı.
Mektubun devamında avukat Selim Bey’in iletişim bilgileri ve resmi bir vasiyetnamenin noter kopyası yer alıyordu. Şehir merkezindeki iki büyük iş hanı, sahil kasabasında geniş bir zeytinlik ve bankalardaki yüklü nakit varlığı tamamen bana bırakılmıştı. Ancak mektubun son paragrafı, hikâyenin asıl düğümünü çözüyordu.
“Kadife kutuyu aç evlat. İçinde küçük bir anahtar ve bir adres bulacaksın. O adres, benim çocukluğumun geçtiği, bahçesinde asırlık çınar ağaçları olan eski köşküme ait.
O köşkün tavan arasında Cihan’ın çocukluk eşyaları ve benim bütün anılarım var. Senden tek bir ricam var: Bu serveti kendi hayatını güzelleştirmek için kullan, ama o köşkü asla satma. Orası, kimsesiz kalan sokak çocuklarının ve senin gibi kalbi temiz hasta bakıcıların sığınacağı bir yuva olsun. Adını da ‘Merhamet Evi’ koy.”
Titreyen ellerimle kadife kutuyu açtım. İçinden pirinç bir anahtar ve eski bir köşkün tapu sureti çıktı.
Ertesi gün avukat Selim Bey ile buluştuk. Selim Bey, Gülizar Teyze’nin aslında dönemin en köklü ailelerinden birinin son varisi olduğunu, oğlunun yıllardır onu aradığını ama Gülizar Teyze’nin vasiyetini ancak resmi bir evlilik bağı ile sağlama alabildiğini anlattı.
Birkaç hafta içinde hukuki süreçler tamamlandı. Mahkemeye itiraz etmeye çalışan ve yıllardır annesini arayıp sormayan o biyolojik oğlu, karşıma çıkıp tehditler savurduğunda sadece gözlerinin içine baktım ve Gülizar Teyze’nin mektubundan bir cümle okudum: “Merhametin olmadığı yerde servet sadece bir yüktür.” Sessizce çekip gitti.
Gülizar Teyze’nin vasiyetine harfiyen sadık kaldım. O eski köşkü baştan aşağı yenilettim. Bahçesindeki çınarların altına yeni banklar koyduk, odalarını ise kimsesiz yaşlılar ve sokakta kalan çocuklar için sıcacık birer yuvaya dönüştürdük. Kapısına da onun istediği gibi büyük, pirinç bir tabela astık: Gülizar Merhamet Evi.
Ben hâlâ her sabah erken kalkıp o evin koridorlarında dolaşıyorum. Artık bir hasta bakıcı maaşıyla geçinmek zorunda değilim ama yine de her sabah yaşlıların çayını kendi ellerimle dolduruyorum.
Çünkü o gün hastane odasında yaşlı bir kadının elini tutarken kazandığım şey devasa bir miras değil; bir insanın hayatına katılabilecek en saf anlam, yani karşılıksız iyiliğin gücüydü.
Gülizar Teyze beni boşuna seçmemişti; o, yalnızlıkla geçen koca bir ömrün kapanışını sevgiyle mühürlemek için bana güvenmişti ve ben o emaneti ömrümün sonuna kadar kalbimde taşımaya yemin ettim.