“Kocam düğününden bir gün önce kayboldu! Ardında sadece bir not bıraktı.” Bu cümleyi kurduğumda, karşımda oturan polis memurunun yüzündeki ifade bir anda değişmişti. “Düğününden bir gün önce mi?” diye sordu.
Başımı salladım. “Evet. Düğünümüze sadece yirmi dört saat kalmıştı. Sabah uyandığımda yanımda değildi. Telefonu kapalıydı. Arabası evin önündeydi. Ve komodinin üzerinde yalnızca bir kâğıt vardı.” Polis memuru kâğıdı eline alıp tekrar okudu.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu: “Beni arama. Gerçeği öğrenirsen her şey değişecek. Sana bunu yapmaya mecburum.” O an bunun hayatımdaki en kötü gün olduğunu sanmıştım. Meğer asıl hikâye daha yeni başlıyormuş.
Adım Derya’ydı. Otuz dört yaşındaydım ve Barış’la iki yıldır birlikteydik. Onu ilk tanıdığımda sakin, dürüst ve ailesine bağlı biri olduğunu düşünmüştüm.
Bana hiçbir zaman büyük sözler vermemişti ama küçük şeylerde güven vermeyi biliyordu.
Yağmurlu günlerde beni işten almaya gelmesi, markette sevdiğim çikolatayı gördüğünde hiçbir şey söylemeden sepete atması, annem hastalandığında gece boyunca hastanede yanımda oturması…
Bunların hiçbirini unutamazdım. Bu yüzden evlenme teklif ettiğinde hiç düşünmeden “Evet” demiştim. Düğünümüz için aylarca hazırlanmış, salonu tutmuş, davetiyeleri dağıtmış, gelinliğimi bile günler öncesinden hazır etmiştim.
Fakat düğünden bir gece önce Barış’ın davranışlarında garip bir değişiklik fark etmiştim.
Mutfakta karşılıklı otururken kahvesine dokunmadan masanın üzerindeki boşluğa bakıyordu. “Bir şeyin mi var?” diye sorduğumda başını kaldırıp gülümsedi.
“Yok.” “Emin misin?” “Biraz heyecanlıyım sadece.
Yarın evleniyoruz.” Gülümseyerek elini tuttum. “Ben de heyecanlıyım.” Bir süre sessiz kaldıktan sonra bana uzun uzun baktı ve “Ne olursa olsun bana güven, tamam mı?” dedi. Şaşırmıştım. “Ne demek bu?” diye sordum. “Hiç… Sadece yarın her şey değişecek.” O an söylediği sözün ne kadar önemli olduğunu anlayamamıştım.
Gece yatmadan önce yanağımdan öptü.
Sabah uyandığımda ise yatağın diğer tarafı boştu. Önce banyoya gittiğini düşündüm. Sonra mutfağa baktım, salona geçtim, kapının yanındaki ayakkabılarına baktım.
Hepsi yerindeydi. Arabası da evin önünde duruyordu. Tam telefonunu arayacaktım ki komodinin üzerindeki beyaz kâğıdı gördüm. Ellerim titreyerek kâğıdı açtım. “Beni arama. Gerçeği öğrenirsen her şey değişecek.
Sana bunu yapmaya mecburum.” Telefonunu defalarca aradım ama kapalıydı. Önce bir şaka olduğunu düşündüm. Sonra korkmaya başladım. Barış’ın annesini aradığımda onun da hiçbir şey bilmediğini öğrendim. Birkaç saat içinde polisler evimize geldi ve bana peş peşe sorular sormaya başladılar.
“Düşmanı var mıydı?” “Borcu var mıydı?” “Son zamanlarda davranışları değişmiş miydi?” “Başka biriyle ilişkisi olabilir miydi?” Her soru içimde yeni bir yara açıyordu. Çünkü Barış’ı tanıdığımı sanıyordum.
Fakat o gün ilk kez, insanın en yakınındaki kişinin bile kendisinden sakladığı bir hayatı olabileceğini düşündüm. Öğleden sonra telefonuma bilinmeyen bir numaradan mesaj geldi:
“Barış’ı bulmak istiyorsan eski tren istasyonuna git.
Ama yalnız gel.” Mesajı polislere gösterdim. Gitmememi söylediler. Fakat bekleyemiyordum. Barış’ın başına bir şey gelmiş olabilirdi.
Akşam üzeri polislerle birlikte eski tren istasyonuna gittik. Yıllardır kullanılmayan binanın içi karanlık ve rutubet kokuyordu. Duvarların arasında yürürken yerde küçük bir zarf gördüm.
Üzerinde ismim yazıyordu. Zarfın içinden eski bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta Barış vardı. Yanında ise tanımadığım bir kadın duruyordu. Fotoğrafın arkasında “17 Haziran 2014” tarihi vardı.
Altında ise tek bir cümle yazıyordu:
“Bana nedenini hiç sorma demişti. Çünkü gerçek seni de yakar.” Kadının kim olduğunu öğrenmek için Barış’ın eski eşyalarını araştırmaya başladığımızda onun adının Sibel olduğunu öğrendik. Fakat asıl şaşırtıcı olan, Barış’ın yıllardır bu kadınla ilgili sakladığı mektuplardı.
Mektupların birinde “Sana verdiğim sözü unutmadım. Ama artık onun hayatını da mahvetmek istemiyorum” yazıyordu. Bir diğerinde ise “Derya hiçbir şey bilmiyor. Öğrendiğinde beni affetmeyecek” cümlesi vardı. Kendi adımı görünce elimdeki kâğıt titremeye başladı. Barış benden ne saklıyordu? Sibel kimdi? Neden yıllardır onunla görüşüyordu? Ve neden düğünümüzden yalnızca bir gün önce ortadan kaybolmuştu?
Ertesi gün polisler Barış’ın arabasının güvenlik kamerası görüntülerine ulaştı.
Barış şehrin dışındaki eski bir bakım evine gitmişti. Oraya vardığımızda onu bulamadık. Fakat resepsiyonda yaşlı bir kadın vardı. Bizi görünce şaşkınlıkla,
“Barış sonunda gitti mi?” diye sordu. “Onu tanıyor musunuz?” dediğimde başını salladı. “On iki yıldır buraya düzenli olarak gelirdi.” “Kimi ziyaret ederdi?” diye sordum.
Kadın gözlerini kaçırdı. “Sibel’i.” O an kalbim yeniden sıkıştı.
Birkaç dakika sonra Sibel’in kaldığı odaya girdik. Yatağın üzerinde eski bir dosya duruyordu.
Dosyadaki belgeler, on iki yıl önce yaşanan korkunç bir trafik kazasını anlatıyordu. Sibel o kazada ağır yaralanmış, yıllarca başkasının bakımına muhtaç kalmıştı.
Kazanın olduğu gece Barış da araçtaydı. Ancak direksiyonda o yoktu. Barış’ın çocukluk arkadaşı aracı kullanmış, kaza sonrası korkup kaçmıştı. Barış ise arkadaşını korumak için gerçeği gizlemişti.
Yıllarca bu suçluluk duygusuyla yaşamış, Sibel’i hiç yalnız bırakmamıştı.
Fakat dosyanın son sayfasını gördüğümde asıl şoku yaşadım. Sibel’in bakım masraflarını Barış karşılamıyordu. Masrafları yıllardır benim babam ödüyordu.
Babamın adını görünce olduğum yerde kaldım. Meğer babam yıllar önce bu kazanın ardından bazı şeylerin ortaya çıkmasını engellemişti.
Barış’ın ailesiyle yaptığı anlaşmanın bir parçası olarak Sibel’in bakım masraflarını üstlenmişti. Barış ise bütün bunları yıllarca benden saklamıştı.
Tam o sırada kapı açıldı. Barış içeri girdi. Beni görünce yüzündeki bütün renk çekildi. “Derya…” dedi. Ben ise ona yalnızca bir soru sordum: “Benden neden kaçtın?” Başını eğdi. “Çünkü sana her şeyi anlatsaydım beni yine de sever miydin bilmiyordum.” Gözlerim doldu. “Bunu benim yerime sen karar veremezdin.” Uzun süre sessiz kaldı. Sonra bana yaklaşıp, “Özür dilerim. Düğünden önce her şeyi düzeltmek istedim. Ama korktum. Seni kaybetmekten korktum.” dedi.
O gün düğünümüz yapılmadı. Her şeyi erteledik. Önce Sibel’in bakımının devam etmesini sağladık. Sonra Barış yıllar önce yaşanan kazayla ilgili bildiği her şeyi polise anlattı.
Ben de babamın geçmişte yaptığı hataları öğrendim. Hayatım boyunca babamı dürüst ve kusursuz bir insan olarak görmüştüm. Meğer onun da sakladığı büyük sırlar varmış.
Aylar sonra Sibel’in durumu düzeldi. Bir gün beni karşısına alıp yalnızca şunu söyledi: “Barış senden kaçmadı. Kendi geçmişinden kaçıyordu.” Bu sözleri hiç unutmadım.
Bir yıl sonra yeniden evlendik. Bu kez Barış’ın karşısında dururken hiçbir yanılsamam yoktu. Onun kusurlarını, korkularını, geçmişini ve yaptığı hataları biliyordum. Nikâh memuru “Evlenmeyi kabul ediyor musunuz?” diye sorduğunda Barış elimi tuttu. Gözlerinin içine baktım ve “Evet,” dedim.
Çünkü artık evliliğin kusursuz bir insan bulmak olmadığını biliyordum. Evlilik, karşındaki insanın bütün gerçeklerini öğrendiğinde bile onunla aynı yolda yürümeyi seçebilmekti. Barış düğünümüzden bir gün önce kaybolmuştu.
O gün hayatımdan yalnızca bir adam değil, onun hakkındaki kusursuz düşüncem de kaybolmuştu. Fakat geriye daha gerçek bir şey kalmıştı: Gerçeğini bilen iki insanın birbirini yeniden seçmesi.
Yıllar sonra o eski notu hâlâ sakladım.
“Beni arama. Gerçeği öğrenirsen her şey değişecek.”
Gerçekten de her şey değişmişti. Ama hayat bana şunu öğretmişti: Bazen gerçek, insanın hayatını yıkmak için değil, yanlış temeller üzerine kurulmuş bir hayatı yeniden kurmak için ortaya çıkar. Ve sevgi, hiçbir sırrın olmadığı yerde değil; en ağır gerçeklerin karşısında bile dürüstlüğü seçebildiğimiz yerde anlam kazanır.





