40 yaşında kızım Sude’yi dünyaya getirdim – mucize bebeğim, tek çocuğum. 38 yaşındayken ilk çocuğumu bekliyordum, ama geçen yıl doğumda onu kaybettim
Tarih: 06.02.2026 14:55
40 yaşında kızım Sude’yi dünyaya getirdim – mucize bebeğim, tek çocuğum. 38 yaşındayken ilk çocuğumu bekliyordum, ama geçen yıl doğumda onu kaybettim.
Elim hâlâ titriyor Sude’nin yüzüne bakarken. Kırk yaşında onu dünyaya getirdiğimi söylediğimde insanlar genelde önce şaşırıyor, sonra da “Ne büyük mucize” diyorlar. Ama kimse bu mucizenin ardında ne kadar sessiz çığlık, ne kadar uzun gece, ne kadar yarım kalmış dua olduğunu bilmiyor. Sude benim tek çocuğum. Ama ondan önce, kalbimde doğup dünyaya tutunamayan bir bebeğim daha vardı.
Otuz sekiz yaşındaydım. Hayatım boyunca “anne olmak” kelimesini hep erteleyerek yaşamıştım. Önce iş, sonra düzen, sonra doğru zaman… Derken bir sabah aynaya baktığımda gözlerimin etrafındaki çizgiler bana fısıldadı: Zaman sandığın kadar cömert değil. Hamile olduğumu öğrendiğim gün, içimde bir kapı açıldı. Sanki yıllardır kapalı duran bir odaya ışık dolmuştu. Karnımı tutarak yürürken, sokaktaki her sesi, her kokuyu başka algılıyordum. Hayat ilk kez bana aitmiş gibi geliyordu.
Doğum günü yaklaştıkça korkularım da büyüdü. Ya geç kalmışsam? Ya bedenim bu mucizeyi taşıyacak kadar güçlü değilse? Ama doktorlar umut vericiydi. “Her şey yolunda” dediler. Ben de inandım. İnanmak istedim.
Sonra o gece geldi. Doğum sancıları başladığında kalbim deli gibi atıyordu. Hastane ışıkları, koşuşturan ayak sesleri, yüzüme eğilen maskeli insanlar… Ve bir anda zaman durdu. O anı kelimelere dökmek hâlâ zor. Bir sessizlik oldu. Ardından gözlerime bakamayan bir doktor. Sonra tek bir cümle:
“Başınız sağ olsun.”
O an içimde bir şey koptu. Sanki kalbim bedenimden ayrıldı. Doğum yaptım ama kucağım boştu. Anneydim ama çocuğum yoktu. Odaya döndüğümde yan yatakta bebek ağlıyordu. Benimkisi ağlamıyordu..
Benimkisi hiç ağlamayacaktı.
Aylar boyunca yaşamadım, sadece nefes aldım. Evimde bebek kıyafetleri vardı ama ses yoktu. Oyuncaklar vardı ama kahkaha yoktu. Her sabah uyanıp “Belki rüyaydı” demek istedim. Ama değildi. Gerçek, en acı haliyle oradaydı.
Herkes “Genç sayılırsın, yeniden denersin” dedi. Ama kimse kaybettiğin bir bebeğin yerinin asla dolmadığını anlatmıyordu. Yine de içimde bir kıpırtı vardı. Küçük, utangaç bir umut. Sanki kalbim fısıldıyordu: Henüz bitmedi.
Otuz dokuzuma yaklaşırken yeniden hamile olduğumu öğrendim. Bu kez sevinemedim. Korktum. Her kontrolde kalbim ağzımda attı. Her gece “Ne olur bu kez” diye dua ettim. Karnımı sevdim ama bağlanmaya korktum. Çünkü bağlanmak, kaybetme ihtimalini de büyütüyordu.
Doğum günü yaklaştığında uykularım kaçtı. Aynı hastane, aynı koridorlar, aynı kokular… Ama bu kez içimde başka bir his vardı. Sanki beni izleyen, koruyan bir şey. Belki kaybettiğim bebeğimin ruhu, belki de sadece annelik içgüdüsü.
Ve o an geldi. Çığlık attım. Bu kez acıdan değil, sesten. Odayı dolduran o güçlü, hayata meydan okuyan bebek ağlamasından. Hemşire gülümsedi, doktor başını salladı ve bana doğru uzattılar.
“Bir kızınız oldu.”
Sude’yi kucağıma aldığımda zaman gerçekten durdu. Gözleri kapalıydı ama sanki beni tanıyordu. Yanağını yanağıma koyduğumda içimdeki tüm yaralar aynı anda sızladı ve iyileşmeye başladı. Ağladım. Sessizce, hıçkıra hıçkıra. O an anladım: Acı, sevgiyi yok etmiyordu. Sadece onu derinleştiriyordu.
Şimdi kırk yaşındayım. Sude uyurken yüzüne bakıyorum. Onu dünyaya getirmek mucizeydi, evet. Ama beni asıl hayatta tutan şey, kaybettiklerime rağmen sevebilmeyi öğrenmem oldu. İlk bebeğimi hiç unutmadım. O, Sude’nin hikâyesinin başlangıcıydı.
Bazı mucizeler gürültüyle gelmez. Önce seni paramparça eder, sonra yeniden birleştirir. Ve sonunda anlarsın: Kalp, sandığından çok daha fazlasını taşıyabiliyor.
Kocamdan miras kalan parayla deniz kenarından ev aldım, sonunda biraz huzur bulacağıma inanıyordum. Sonra telefon çaldı. “Anne, bu yaz hepimiz geliyoruz… ama sen arka odada kalabilirsin,” dedi oğlum
Tarih: 06.02.2026 03:06
Kocamdan miras kalan parayla deniz kenarından ev aldım, sonunda biraz huzur bulacağıma inanıyordum. Sonra telefon çaldı. “Anne, bu yaz hepimiz geliyoruz… ama sen arka odada kalabilirsin,” dedi oğlum..
Telefonu kulağımdan indirdiğimde salonun içinde, duvara vuran deniz ışığı bir anlığına gözüme fazla parlak göründü. Perdelerin ince tülünden süzülen gün, sanki “huzur” kelimesini yeni almışım gibi nazikçe içeri giriyordu ama oğlumun cümlesi aynı incelikte değildi. “Arka odada kalabilirsin.” Bu evin tapusu benim adımaydı. Duvarlarında hâlâ boya kokusu vardı, hatta mutfak dolaplarının kapağı gıcırdamasın diye ince ince silikon sürmeyi planlıyordum. Yine de bir cümleyle, yıllardır içimde büyüttüğüm o “kendi hayatım” fikri, bir misafir terliği gibi kapı kenarına bırakılmıştı.
Eşimden kalan miras… O paranın içinde sadece banknotlar yoktu; yılların uykusuzluğu, sabahları tek başıma kahve koyuşlarım, yutkunup sustuğum anlar vardı. “Deniz kenarında bir ev alacağım,” demiştim kendime. “Kapıyı açınca tuz kokusu gelecek, kimse benden bir şey istemeyecek.” O ev, benim için sonbaharın sakinliği gibiydi. Ama telefon çaldı, yaz geldi; yazın kalabalığı, gürültüsü, hak iddiası.
Oğlumu aradım. “Ne demek arka odada kalabilirsin?” dedim, sesim sandığımdan daha sakin çıktı. Sakinliğin içinde bir sızı vardı.
“Anne, yanlış anlama,” dedi. Arka planda bir şeylerin sesi geliyordu: televizyon mu, çocuk mu, bir yerden taşan telaş mı… “Çocuklar senin odanda rahat eder. Denize yakın, balkonlu ya. Hem sen zaten erken yatıyorsun. Arka oda serin, senin için de iyi.”
Bu cümlelerin hepsi mantıklı bir ceket gibiydi; giydiğinde üşümezsin ama içindeki can sıkıntısını saklar. “Benim için iyi,” dedi. Benim için iyi olanı yıllardır herkes belirlemişti.
“Kaç kişi geliyorsunuz?” diye sordum.
“Biz beş… ablamlar da gelir belki… halamlar iki gün uğrayacak… ya işte yaz. Hep birlikte olalım.”
“Hep birlikte olalım,” dediği o “hep”, benim evimin içinde benim yerimi küçülten bir “hep”ti.
Telefonda “Tamam,” demedim. “Konuşuruz,” dedim. Ve kapattım.
Akşamüstü, denizin sesi daha da belirginleşti. Dalgalar, kıyıya vurup geri çekilirken sanki evin içinde bir şeyleri temizler gibiydi. Mutfağa geçtim, tezgâha ellerimi koydum. “Ben ne istiyorum?” dedim yüksek sesle. Söylediğim anda kendime bile yabancı geldi. Yıllardır sorduğum sorular “Onlar ne ister?” diye başlardı.,
O gece uyuyamadım. Çocukluğumun sahneleri birer birer geldi: Annemin evinde, “Misafir odasına girme,” demesi; genç kızken, “Büyüklere karşı gelinmez,” diye susturulmam; evlendiğimde, “Kocanın huzuru önemli,” diye öğütlenmem. Sonra eşim öldüğünde, herkesin bana söylediği aynı cümle: “Çocukların var, yalnız değilsin.” Yalnız değildim belki ama kendim de değildim.
Sabah, güneş daha doğmadan kalktım. Sahile indim. Deniz soğuktu, hava hafif rüzgârlı. Yürürken ayaklarım ıslak kuma gömülüyor, her adımım biraz daha ağırlaşıyor ama içimde garip bir açıklık oluşuyordu. Kıyıda yaşlı bir adam oltasını hazırlıyordu. Beni görünce başıyla selam verdi.
“Erken kalkmışsın,” dedi.
“Uyuyamadım,” dedim.
“Deniz uyutur bazen. Bazen de uyandırır.”
Gülümsedim. “Ben galiba uyandırılmaya gelmişim,” dedim, kendi sesime kendim şaşırarak.
Eve döndüğümde kararım vardı. Bu karar bir öfke patlaması değildi; daha çok yıllardır içimde biriken sessizliğin nihayet kendine bir kapı bulmasıydı. Salonun ortasında durdum, duvarlara, pencerelere, denize bakan balkona baktım. Burası bir “tatil evi” değildi. Burası, benim hayatımın ikinci kez başladığı yerdi. Kimse onu benim elimden, “mantıklı” cümlelerle alamazdı.
Telefonu aldım, oğlumu aradım. Açtı.
“Anne?”
“Seni dinledim,” dedim. “Şimdi sen de beni dinle.”
“Tamam…”
“Bu ev benim evim. Siz elbette geleceksiniz, ama buranın kuralları var. Kimse bana ‘arka odada kalabilirsin’ demez. Ben arka odaya geçmek istiyorsam geçerim. İstemiyorsam geçmem.”
Bir sessizlik oldu. O sessizlikte oğlumun nefesi bile değişti sanki.
“Anne, abartıyorsun. Biz aileyiz.”
“Aileyiz,” dedim, “ama aile olmak birinin evini elinden almak değil. Eğer birlikte olmak istiyorsanız, benimle birlikte olmayı öğreneceksiniz.”
“Peki ne istiyorsun?” dedi, sesi sertleşerek.
“İstediğim çok basit,” dedim. “Benim odam benim odam. Geliyorsanız, arka odada siz kalırsınız, salonu düzenleriz, ya da yakınlarda bir yer kiralarsınız. Buraya otel gibi gelip ben hizmetçi gibi arka odaya çekilmeyeceğim.”
“Çocuklar ne olacak?”
“Çocuklar da bir şeyler öğrenebilir,” dedim. “Paylaşmayı, saygı duymayı, sınırları.”
“Anne…” diye başladı, ama bu sefer o “anne”nin içinde azıcık şaşkınlık vardı.
“Bir şey daha var,” dedim. Sesim titremedi. “Bana bu şekilde konuşursanız gelmeyin. Kapım açık, ama saygı şart.”
Telefonun öbür ucunda yine sessizlik. Sonra oğlum, beklemediğim bir tonda, yumuşayarak konuştu: “Sen… gerçekten çok kırılmışsın.”
Kırılmıştım. Ama kırılmanın dışında başka bir şey daha vardı: Kendime doğru büyüyen bir cesaret.
“Evet,” dedim. “Ve kırıldığım yerde yeni bir şey inşa ediyorum.”
Oğlum bir süre sustu. Sonra “Tamam,” dedi, kısa ama ağır bir kelimeyle. “Eşimle konuşayım. Belki küçük bir pansiyon ayarlarız… Ya da… neyse, bir yol buluruz.”
Kapattığımda ellerim titredi. Bir savaş kazanmış gibi değil; yıllardır taşıdığım bir yükü yere bırakmış gibi hissettim. Ama iş bitmemişti. Çünkü oğlum tek değildi. Ablam, yengem, halam… hepsinin dili “biz” diye başlar, benim hayatım “biz”in içinde kaybolurdu.
Öğleden sonra kapı çaldı. Komşu kadın, bahçeden topladığı taze nanelerle gelmiş. “Hoş geldin,” dedi, yüzü sıcaktı. “Yeni taşındın ya, bir şeye ihtiyacın olursa…”
Naneleri alırken boğazım düğümlendi. “Teşekkür ederim,” dedim. Bir an durup ekledim: “Bir şeye ihtiyacım var aslında.”
“Ne?”
“Bazen,” dedim, gülerek ama gözlerim dolarak, “insanın birine ‘hayır’ demeyi öğrenmesi gerekiyor.”
Komşu kadın bir an baktı, sonra başını salladı. “Deniz kenarı bunu öğretir,” dedi. “Dalgalar bile sınır çizer.”
Bu söz, sabah oltalı adamın sözleriyle birleşti. Deniz uyandırıyordu beni. Evin içinde dolaştım. Arka oda… küçük, sade. Ön oda… denize bakan, ışıklı. Yatak odasının kapısını açtım. Perdeleri araladım. Deniz, camın ardında geniş ve sakindi.
O akşam oğlumdan mesaj geldi: “Anne, haklısın. Biz fark etmeden seni sıkıştırmışız. Özür dilerim. Bu yaz gelirsek, senin düzenine göre geliriz. İstersen sadece ben gelip önce konuşayım.”
Mesajı okurken gözlerim doldu. Bir “özür” kelimesi, bazen insanın içindeki çocukla barışması gibi. Ama asıl mesele oğlumun özrü değildi; asıl mesele benim kendime verdiğim izindi.
Balkona çıktım. Deniz kokusu içime doldu. Uzakta bir balıkçı teknesi, suyun üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Gökyüzü turuncuya dönüyordu. İçimde uzun zamandır ilk kez, “Ben buradayım,” diyen bir ses yükseldi.
O an anladım: Huzur, kimse gelmediğinde değil; gelenlere rağmen kendin kalabildiğinde başlıyordu. Bu evin duvarları, benim suskunluğumu değil, sesimi taşıyacaktı artık. Yaz kalabalık olabilirdi. Çocuklar koşabilir, kahkahalar yükselirdi. Ama benim yerim arka oda değildi. Benim yerim, kendi hayatımın tam ortasıydı.
Ve deniz, her dalgada bunu tekrar tekrar fısıldıyordu: “Sınır çiz. Kendini seç. Huzur, seçtiğin yerde büyür.”
El ve Ayak Uyuşması Neyin Belirtisidir
Tarih: 05.02.2026 23:14
El ve ayak uyuşması sık sık meydana geliyorsa, uyuşmaya karıncalanma ve duyu kaybı eşlik ediyorsa genellikle bozulmuş kan akışı veya sinir sıkışmasından kaynaklanır. Ancak uyuşma daha farklı nedenlere bağlı olarak da ortaya çıkabilir. El ve ayak uyuşması ile ilgili merak edilenleri sizler için araştırdık.
El ve ayak uyuşması yaşayan birçok kişi, uyuşma ile ilişkili üst veya alt ekstremitelerde (kol ve bacaklarda) kısa süreli yanma ve karıncalanma hakkında bilgi sahibi değildir. Uyuşma genellikle, sinir uçları ve kan damarları sıkıştığında olur. Vücudun pozisyonunu değiştirerek veya rahatsız eden kısma masaj yaparak hassasiyeti geri kazandırabilirsiniz.Ellerde ve ayaklarda sık sık uyuşma, karıncalanma ve duyu kaybı, bozulmuş kan akışı veya sinir sıkışmasından kaynaklanır. Bu semptomlara yanma hissi, kol ve bacaklarda ağrı eşlik edebilir. Bu tür şikayetler, hareketsiz bir yaşam tarzı (sağ el ve ayak parmaklarının uyuşması, ) olan kişilerde yaygındır ve bu da skolyoz veya siyatik gelişimine yol açabilir ve bir pozisyonda uzun süre kalmak kan akışını zorlaştırır. Bununla birlikte, kollarda ve bacaklarda uyuşma, patolojik bir sürecin (sol elin parmaklarının uyuşması) ortaya çıktığını gösterebilir.
Birçok kişi ellerin sadece uyurken uyuşabileceğini düşünür ancak uzuvlarda böyle bir hissin ortaya çıkmasının başka nedenleri de var. İşte el ve ayak uyuşmasına yol açan etkenler:
El uyuşmasının nedenleri:
1- Osteokondroz:
Osteokondroz, omurların disklerini etkileyen bir rahatsızlıktır. Servikal bölgenin omurlara bası yapması, sinir uçlarının sıkışması durumunda eller uyuşabilir. Durum, zayıf koordinasyon, başta şiddetli ağrı, baş dönmesi ile kendini gösterir. Bu belirtiler ortaya çıkarsa, bir doktora başvurmalı, randevu almalı ve tedavi görmelisiniz. Osteokondrozun önlenmesi için duruşunuzu kontrol etmeniz, beden eğitimi, jimnastik ile uğraşmanız gerekir.
2- Karpal Tünel sendromu:
Bilgisayarda uzun süreli çalışma ve kolun doğal olmayan bir şekilde bükülmesi, bilekte akut ağrı ve elin uyuşması ile kendini gösteren karpal tünel sendromuna yol açabilir. Manuel sürekli monoton iş ve hobilerle uğraşanlar için tipik bir hastalıktır. Hastalık genellikle müzisyenleri, terzileri veya programcıları etkiler.
Parmaklar, tendonların şişmesine yol açan aynı hareketleri gerçekleştirir. Dar kanal siniri sıkışmaya başlar. Bu nedenle genellikle sabahları ellerde karıncalanma meydana gelir. Hastalık başladığında parmak kasları körelebilir. Muayene için bir nöroloğa başvurmanız önerilir.3- Multipl skleroz (MS hastalığı:
Multipl Skleroz (MS) hastalığı, kişinin bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucu beyin ve omurilikte çok sayıda plakların oluşmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Multipl sklerozlu ellerin uyuşması ile, sinir uyarıları vücutta iyi hareket etmediğinden hasta kesinlikle bir nöroloğu ziyaret etmelidir.
4- Derin Ven Trombozu (İç toplardamarlarda pıhtı oluşması):
Derin Ven Trombozu el ve ayaklarda uyuşmaya neden olabilir. Bir kan pıhtısı kan akışını engeller. Uzuvların işleyişi genellikle besin eksikliği nedeniyle bozulur.
Tromboz ile ödem vardır. Hastalığın bir komplikasyonu ile kan pıhtısı oluşabilir ve bazen kangrene yol açabilir. Bu hastalık teşhis edilmelidir. Muayene sonuçlarına göre uygun tedavi reçete edilir.
5- Brakiyal pleksusun nevraljisi:
Brakiyal pleksus, boyun bölgesinden kaynaklanan ve üst uzuvdaki hareketi kontrol eden sinirlerin çoğuna neden olacak şekilde dallanan bir grup sinirdir. Brakiyal pleksusa bağlı yaralanmalar yaygındır ve zayıflatıcı olabilir. Yaralanma şiddetli ise, tüm üst uzuvda güçsüzlüğe veya felce neden olabilir.Brakiyal pleksusun bir sonucu olarak, uzman doktorların başa çıkmasına yardımcı olacak uyuşukluk görünebilir.6- Anemi – Diyabet:
Anemi ve diyabet genellikle dolaşım bozukluklarına ve dolayısıyla uyuşukluğa neden olur.
7- Felç:
Kol ve bacaklarda uyuşmanın en tehlikeli nedeni felçtir. Kafada gürültü, kafa karışıklığı, duyu kaybı, çift görme, şaşkın konuşma – bunlar hemen ambulans çağırmanız gereken işaretlerdir!
Ellerde ve Ayaklarda Uyuşmanın Diğer Nedenleri
Diskopati (bel fıtığı),
Fıtıklaşmış disk – sinirler üzerinde baskıya neden olur,
Osteokondroz (servikal) – parmakların uyuşması,
Kemik lezyonları (kemik kanseri),
Kardiyovasküler hastalıklar: kalp krizi – sol kolun uyuşmasına, kalpte (göğüste) kısa süreli bıçaklama ağrısı eşlik eder; periferik damar hastalığı (kan damarlarının daralması kan akışını kısıtlar): ateroskleroz, geceleri el uyuşmasının nedenidir.
Oğlumun cenazesine giderken uçaktaydım ve pilotun sesini duydum
Tarih: 05.02.2026 20:12
Oğlumun cenazesine giderken uçaktaydım ve pilotun sesini duydum; onunla 40 yıl önce tanıştığımı fark ettim.
Oğlunu toprağa vermek için yola çıkan Meral, uçak hoparlörlerinden gelen geçmişe ait bir sesi duyar. Yasla başlayan bu yolculuk, beklenmedik bir dönemece girer ve insana şunu hatırlatır: Kayıpların ortasında bile hayat yeniden bir anlam kazanabilir.
Benim adım Meral ve altmış üç yaşındayım. Geçen ay, oğlumu toprağa vermek için Erzurum’a giden bir uçağa bindim.
Mehmet, elini dizinin üzerine koymuştu; parmaklarını, sanki bir türlü düzelmeyen bir şeyi düzeltmeye çalışıyormuş gibi oynatıyordu. O her zaman çözüm bulan kişiydi — elinde mutlaka bir plan, bir parça bant olurdu.
Ama bugün… adımı bir kez bile söylememişti.
O sabah, o dar koltuk sırasında, bana birlikte bir hayat kurduğum adamdan çok, eskiden tanıdığım biri gibi geliyordu. İkimiz de aynı kişiyi kaybetmiştik; ama yasımız sessiz, ayrı akıntılar gibi ilerliyor, birbirine hiç dokunmuyordu.
“Biraz su ister misin?” diye yumuşak bir sesle sordu.
Sanki bu soru, dağılmamı engelleyebilirmiş gibi.
Oğlunu toprağa vermek için yola çıkan Meral, uçak hoparlörlerinden gelen geçmişe ait bir sesi duyar. Yasla başlayan bu yolculuk, beklenmedik bir dönemece girer ve insana şunu hatırlatır: Kayıpların içinde bile hayat, yeniden bir amaçla geri dönebilir.
Benim adım Meral. Altmış üç yaşındayım. Geçen ay, oğlumu toprağa vermek için Erzurum’a giden bir uçağa bindim.
Mehmet, elini dizinin üzerine koymuştu; parmaklarını, sanki bir türlü düzelmeyen bir şeyi bastırmaya çalışıyormuş gibi oynatıyordu. O her zaman çözüm üreten kişiydi — elinde mutlaka bir plan, bir çare olurdu.
Ama bugün… adımı bir kez bile anmamıştı.
O sabah, o dar koltuk sırasında, bana birlikte bir hayat kurduğum adamdan çok, eskiden tanıdığım biri gibi geliyordu. Aynı kişiyi kaybetmiştik ama yasımız, sessiz ve ayrı akıntılar gibi ilerliyor; birbirine hiç değmiyordu.
“Biraz su ister misin?” diye yumuşakça sordu.
Sanki bu soru, dağılmamı engelleyebilirmiş gibi.
Başımı salladım. Boğazım, en ufak bir şefkati bile kabul edemeyecek kadar kuruydu.
Uçak hareket etmeye başladı. Kendimi tutabilmek için gözlerimi kapattım, parmaklarımı kucağıma bastırdım. Motorların uğultusu yükseldikçe, göğsümde biriken baskı da arttı.
Günlerdir oğlumun adı boğazıma düğümlenmiş halde uyanıyordum. Ama bu an — basınçlı hava, kemerlerin tıklaması, nefesimin gelmemesi — yasın artık rol yapmayı bıraktığı o tam andı.
Derken anons sistemi cızırtıyla açıldı.
“Günaydın sayın yolcular. Ben kaptan pilotunuz. Bugün otuz bin fit yükseklikte seyredeceğiz. Varış noktamıza kadar havanın sakin olması bekleniyor. Bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz.”
Ve bir anda içimdeki her şey durdu.
O ses — artık daha derin — inkâr edilemeyecek kadar tanıdıktı. Kırk yılı aşkın süredir duymamıştım ama tereddütsüz tanımıştım.
Kalbim sertçe kasıldı.
O ses — yaşlanmış olsa da hâlâ onundu — sonsuza dek kapalı sandığım bir koridorda, gıcırdayarak açılan bir kapı gibiydi.
Ve orada, oğlumun cenazesine giderken, kaderin hayatıma yeniden döndüğünü fark ettim; yakasında kendi altın kanatlarıyla.
Bir anda artık altmış üç yaşında değildim.
Yirmi üç yaşındaydım; İzmir’de, dökülmeye yüz tutmuş bir sınıfta, şiddeti şiirden önce öğrenmiş ergenlere Shakespeare anlatmaya çalışıyordum.
Çoğu bana geçip giden biriymişim gibi bakıyordu.
Çoğu, yetişkinlerin gittiğini, sözlerin hiçbir anlamı olmadığını ve okulun sadece kavga ile ev arasındaki bir bekleme odası olduğunu çoktan öğrenmişti.

Ama biri farklıydı.
Ali, on dört yaşındaydı. Yaşına göre küçük, sessiz ve neredeyse acı verecek kadar nazikti. Kendisine sorulmadıkça konuşmazdı ama konuştuğunda sesinde umutla yorgunluk arasında tuhaf bir karışım olurdu.
Makinelere karşı inanılmaz bir yeteneği vardı. Radyoları, bozuk vantilatörleri, kimsenin dokunmaya cesaret edemediği tepegöz cihazını bile tamir edebilirdi.
Soğuk bir kış günü, eski arabam çalışmadığında, dersten sonra kaldı ve kaputu bir usta gibi açtı.
“Marş motoru,” dedi. “Beş dakikaya ve bir tornavidaya ihtiyacım var.”
Bu kadar olgun bir işi bu kadar emin yapan bir çocuk görmemiştim. Ve o an şunu düşünmüştüm:
Bu çocuk, hayatın ona verdiğinden çok daha fazlasını hak ediyor.
Babası cezaevindeydi. Annesi ise neredeyse bir söylentiden ibaretti. Bazen okul idaresine sarhoş halde gelir, bağırır, otobüs bileti ve yemek fişi isterdi. Ben boşlukları doldurmaya çalıştım — çekmeceme gizlediğim atıştırmalıklar, kırılan kalemlerin yerine yenileri, otobüsler erken bittiğinde eve bırakmalar…
Derken bir gece telefon çaldı.
“Meral Öğretmen?” dedi yorgun ve resmi bir ses.
“Öğrencilerinizden biri gözaltında. Adı Ali. Çalıntı bir araçta iki çocukla birlikte yakalandı.”
Kalbim yerime indi.
Karakolda, köşedeki metal bankta otururken buldum onu. Bilekleri kelepçeliydi. Ayakkabıları çamur içindeydi. Beni görünce başını kaldırdı; gözleri korkuyla doluydu.
“Ben çalmadım,” diye fısıldadı. “Sadece gezmeye çıkıyoruz dediler… Çalıntı olduğunu bilmiyordum.”
Ve ona inandım. Tüm kalbimle.
İki büyük çocuk arabayı çalmış, gezmiş, sonra bir ara sokağa bırakmıştı. Ali’yi o gün onlarla gören biri vardı. Arabada değildi ama suçlu görünmeye yetecek kadar yakındı.
“Sessiz olan gözcüymüş gibi duruyor,” dedi bir polis.
Ali’nin sabıkası yoktu ama sesi kendini savunacak kadar güçlü değildi.
Bu yüzden… yalan söyledim.
Dersten sonra bana yardım ettiğini, bir okul projesi üzerinde çalıştığımızı söyledim. Bir saat, bir sebep ve gerçeğe benzeyen bir bahane uydurdum. Umutsuzluğun verdiği güvenle.
Ve işe yaradı. Uyarıyla serbest bıraktılar.
Ertesi gün, Ali sınıfın kapısında solmuş bir papatya ile belirdi.
“Bir gün sizi gururlandıracağım, Meral Öğretmen,” dedi.
Sesindeki umut hâlâ kulaklarımda.
Sonra gitti. Okulu değiştirildi. Bir daha ondan haber almadım.
Ta ki şimdiye kadar.
“Canım?” diye kolumu dürttü Mehmet. “Solgun görünüyorsun. Bir şeye ihtiyacın var mı?”
Başımı salladım. O ses hâlâ zihnimde yankılanıyordu.
Uçuş boyunca tek kelime etmedim.
İndiğimizde Mehmet’e döndüm.
“Sen geç. Ben tuvalete uğrayacağım.”
Sorgulamadı. Uzun zamandır “neden” sormuyorduk.
Uçağın önünde oyalanırken kapı açıldı.
Pilot çıktı — uzun, sakin, şakakları kırlaşmış… Ama gözleri aynıydı.
“Meral?” dedi fısıltıyla.
“Ali?”
“Sanırım artık Kaptan Ali,” dedi gülerek.
Göz göze kaldık.
“Beni hatırlayacağınızı düşünmemiştim.”
“Unutmadım,” dedim. “Sesini duyduğum an… her şey geri geldi.”
“Beni kurtardınız,” dedi. “Ve hiç teşekkür edemedim.”
“Sözünü tuttun,” dedim. “Bu yeter.”
Sonra bana baktı.
“Birini kurtardınız, Meral. Beni.”
Cenazeden sonra beni küçük beyaz bir hangara götürdü. İçeride sarı bir uçak vardı.
Üzerinde şunlar yazıyordu: Umut Hava.
“Kırsaldaki çocukları ücretsiz hastanelere taşıyoruz,” dedi. “Tedavilerini kaçırmasınlar diye.”
Sonra cebinden bir zarf çıkardı.
İçinde bir fotoğraf vardı.
Tahtanın önünde, yirmi üç yaşındaki bendim.
Arkasında şunlar yazıyordu:
“Uçabileceğime inanan öğretmene.”
Ağladım.
Ve o gün anladım:
Hayat bazen en büyük kaybın içinden, sessizce yeni bir anlam çıkarır.
Şimdi her yıl buzdolabımda bir resim olur.
Altında hep aynı imza:
“Büyükanne Meral’e. Sevgiler, Mert.”
Ve ben biliyorum…
Burada olmam gerekiyordu.
Ormanın sesiz derinliğinde bir Boz Ayı Karavanın kapısını çaldı ve ilk başta öfke nöbetiyle girişi kırmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu – ama sonra garip bir şey oldu…
Tarih: 05.02.2026 19:35
Ormanın sesiz derinliğinde bir Boz Ayı Karavanın kapısını çaldı ve ilk başta öfke nöbetiyle girişi kırmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu – ama sonra garip bir şey oldu… 🫣😱
Ormanın derinlikte o gün her zamanki gibi sesiz başladı. Soğuk o kadar yoğundu ki her nefes anında buza dönüşüyordu ve rüzgar, metal yapıları sanki dayanıklılıklarını test ediyormuş gibi gıcırdatıyordu.
Bir gezginci, dış duvardaki aletlerden gelen okumaları kaydetmek için dışarı çıktı ve içeri geri dönmek üzereyken, gözünün ucuyla girişin yakınında bir hareket fark etti.
Karavanın hemen arkasında göze çarpan bir şey fark etti önce önemsemedi daha sonra bu gezginciyi tedirgin etti.
Arkasını döndü – ve donakaldı. Sadece birkaç metre ötede devasa Boz bir ayı duruyordu. Kükremiyor veya ani hareketler yapmıyordu; sadece ağır ağır nefes alıyor ve dondurucu havaya kalın buhar bulutları salıyordu.
Kuzeyde yirmi yıl boyunca çalışırken birçok yırtıcı hayvan görmüş ve ormanda bir çok kez Boz ayılarıyla birden fazla kez karşılaşmıştı, ama böyle bir şey hiç olmamıştı. Hayvanlar genellikle mesafelerini korur ve insanlardan uzak dururlardı, ancak burada ayı, sanki bir şeye ihtiyacı varmış gibi, tam kapının önünde duruyordu.
Ayı yavaşça başını kaldırdı. Gözleri buluştu ve karanlık gözlerinde öfke veya avlanma içgüdüsü yoktu. Başka bir şey vardı – yorgunluk, korku ve neredeyse insana özgü bir yardım çağrısı. Adam, gözlerini ondan ayırmadan ve onu korkutmamaya çalışarak temkinli bir şekilde bir adım öne çıktı.
Sonra yavaşça kapıyı açtı, hayvanı içeri aldı, kendisi ise hızla geri çekildi… 😨 Ve sonra kimsenin hayal bile edemeyeceği bir şey oldu 🫣😱 devamı 👇👇

Kapı gıcırdayarak açıldığında soğuk, karavanın içine bıçak gibi saplandı. Adam refleksle geri sıçradı; kalbi göğsünü yumrukluyordu. Ayı ise beklenmedik bir sakinlikle, dev cüssesini eşikten içeri doğru ağır ağır itti. Pençeleri metal zemine değdiğinde çıkan tok ses, karavanın içini doldurdu. Adam nefesini tuttu. Bir an için zaman donmuş gibiydi.
Ayı içeri girer girmez kapının önünde durdu. Ne etrafı kokladı ne de içgüdüsel bir saldırı belirtisi gösterdi. Sanki tam olarak gelmesi gereken yere gelmişti. Adam, el yordamıyla duvardaki acil ışığı yaktı. Solgun sarı ışık ayının kürkünde dolaşırken, gerçek ortaya çıkmaya başladı. Hayvanın sağ omzundan koyu bir kan sızıyordu; kürk, donmuş kanla sertleşmişti. Daha da kötüsü, ayının arka bacağında derin bir metal parçası—eski bir tuzak ya da kopmuş bir tel—etini yırtmıştı.
Adamın boğazı düğümlendi. “Bunun için mi geldin?” diye fısıldadı, sesinin titrediğini hissederek. Ayı başını hafifçe eğdi; gözleri, adamın yüzüne kilitlendi. O bakışta bir sabır vardı. Bekleyiş.
Yirmi yılın verdiği tecrübeyle, panik yerine hareket etmeyi seçti. İlk yardım çantasını açtı, kalın eldivenlerini giydi. Ayıya yaklaşırken konuşmayı sürdürdü—sakin, ritmik bir tonla. Ayı hırlamadı. Sadece nefes aldı. Adam, metal parçayı çıkarmanın tehlikeli olacağını biliyordu; yanlış bir hamle, her şeyi bitirebilirdi. Ama ayı da bunu biliyor gibiydi. Başını yere koydu, gözlerini kapadı.
Dakikalar saat gibi geçti. Adam, metal parçasını yavaşça gevşetti, kanamayı durdurmak için basınç uyguladı. Ayı bir an irkildi; karavan sarsıldı. Adam geri çekilmedi. Göz göze geldiler. Sonra ayı sakinleşti. Nihayet metal parça çıktı. Adam bandajı sardı, antiseptiği sürdü. Ellerinin titremesi durduğunda fark etti: korku yerini tuhaf bir huzura bırakmıştı.
İş bittiğinde adam birkaç adım geri çekildi. Ayı ayağa kalktı. Dev gövdesi karavanı doldururken, başını adama doğru uzattı. Kısa bir an, nefesleri aynı ritimde buluştu. Sonra ayı döndü, kapıya doğru yürüdü. Adam, kapıyı açtı. Soğuk tekrar içeri doldu. Ayı eşikte durdu, bir kez daha arkasına baktı. O bakış, bir veda değildi sadece; bir anlaşmaydı.
Ayı karanlığa karıştı.
Adam kapıyı kapattığında dizlerinin bağı çözüldü, sandalyeye çöktü. “Bitti,” dedi kendi kendine. Ama bitmemişti.
O geceden sonra, orman değişti.
Ertesi sabah dışarı çıktığında, karavanın etrafında taze izler gördü. Ayının izleri… ve başka izler. Kurtlar, tilkiler, hatta normalde bu kadar yaklaşmayan geyikler. Hepsi bir yarıçap içinde, sanki görünmez bir sınır çizilmiş gibi karavanı dolaşmıştı. Günler geçtikçe tuhaflıklar arttı. Geceleri karavanın çevresinde bir devriye varmış gibi hissediyordu. Rüzgâr uluduğunda bile bir düzen vardı. Çöplerine yaklaşan olmadı. Tehlikeli hayvanlar, karavanın yanından geçip gidiyordu.
Bir hafta sonra, yaralı ayıyı tekrar gördü. Bu kez uzakta, ağaçların arasında. Omzu iyileşmişti, yürüyüşü güçlüydü. Yanında iki genç ayı vardı. Adam nefesini tuttu. Ayı, kafasını hafifçe eğdi. Sonra gençleriyle birlikte ormanın derinliğine karıştı.
Kış sertleşti. Fırtınalar karavanı dövdü. Bir gece, karavanın jeneratörü arızalandı. Soğuk, ölümcüldü. Adam dışarı çıkmaya cesaret edemedi. Tam umudunu kaybedecekken, karavanın etrafında ağır adımlar duydu. Rüzgârın arasından bir gölge belirdi. Ayı.
Bu kez kapıyı çalmadı. Karavanın arkasına geçti, dev gövdesiyle rüzgârı kesti. Fırtınanın en şiddetli anında, adamın sığınağı oldu. Sabah olduğunda fırtına dinmişti. Ayı yoktu. Ama karavan ayaktaydı.
O gün adam anladı: Orman bir düşman değildi. Bir dengeler bütünüydü. Ve o denge, bazen tek bir merhamet anıyla kurulurdu.
Aylar sonra görev süresi bitti. Karavanı terk ederken durdu, ormana baktı. Sessizlik derindi ama artık korkutucu değildi. “Hoşça kal,” dedi.
Uzaklardan bir kütük çatırdadı. Ağaçların arasından kısa bir hırıltı duyuldu—ne tehdit ne çağrı. Bir selam.
Adam gülümsedi. Çünkü biliyordu: O kapı bir kez çalınmıştı. Ve orman, bunu unutmuyordu. 🌲🐻
Vücudun Enerji Kilidini Açın
Tarih: 05.02.2026 18:56
Kendinizi bitkin, halsiz mi hissediyorsunuz ya da enerjiniz her geride bıraktığımız gün azalıyor mu? Yalnız değilsiniz. Günümüzün süratli tempolu aleminde stres, kötü beslenme ve bölgesel toksinler canlılığımızı yok ediyor ve ayak uydurmakta zorlanmamıza namacıyla oluyor. Peki ya gençliğinizin sınırsız enerjisini kolay ve natural bir çözümle geri kazanabilseydiniz? Bu sıradan bir sıhhat trendi değil; çiğ bal, taze limon ve saklı bir süper gıdai bir araya getirerek enerjinizi ateşleyen, odaklanmanızı güçlendiren ve kendinizi tekrar 18 yaşında hissetmenizi gerçekleştiren kuvvetli ve denenmiş bir iksir! Merak mı ettiniz? Bu lezzetli karışımın gününüzü yalnızca birkaç dakika içersinde nasıl değiştirebileceğini keşfetmek amacıyla okumaya devam edin.
Enerjiniz Neden Düşüyor (Ve Nasıl Düzeltilir) 
Düşük enerji yalnızca yorgun hissetmekle alakalı değildir; bedeninizin yardım çığlığıdır. Stres, işlenmiş gıdaler ve esas gıda eksikliği, sizi sersem, motivasyonsuz ve yorgunluk döngüsünde sıkışmış durumda bırakan kusursuz bir fırtına yaratır. Kahve ve enerji meşrubatleri süratli bir canlanma sağlayabilir, fakat genelde çöküşlere, gerginliğe ve uzun vadeli tükenmişliğe yol açar. Kalıcı enerjinin sırrı, bedeninizi doğanın en iyi malzemeleriyle beslemekte yatar. Bu deva yalnızca yorgunluğu maskelemekle kalmaz, sizi samimi dışa canlandırır ve size bütün gün süren istikrarlı, canlı bir enerji verir. Durdurulamaz hissetmenin anahtarını açmaya hazır mısınız? Bu enerji artırıcı üçlünün büyüsüne dalalım.
Sihirli Çiğ Balın Arkasındaki Güçlü Bileşenler
: Doğanın Enerji Altın Madeni
Çiğ bal, yalnızca tatlı bir ikramdan çok daha çoksıdır; beneninize natural olarak enerji veren enzimler, vitaminler ve minerallerle dolu besleyici bir güç merkezidir. Enerjinizi birdenbire yükseltip düşüren rafine şekerlerin aksine, balın natural şekerleri derli toplu ve devamlı bir enerji salınımı sağlar. Sindirimi destekler, bağışıklığı güçlendirir ve hem de beyin işlevlerini geliştirerek sizi zinde ve uyanık tutar. Doğrudan kovandan elde edilen çiğ bal, canlı ve aktif bir hayat amacıyla doğanın en mühim yakıtıdır.Limonlar enerji ve canlılık amacıyla ezber bozan bir gıdadir. Yüksek C vitamini içeriği bağışıklık sisteminizi güçlendirir ve metabolizmanızı hızlandırırken, alkalileştirici özellikleri sizi aşağı çeken toksinleri atmanıza yardımcı olur. Limonlar kan dolaşımını iyileştirerek beyninize ve kaslarınıza oksijen sağlar ve o “tamamiyle uyanık” hissi verir. Sabah rutininize taze limon suyu sıkmak, bedeninizin enerji sistemlerinde sıfırlama düğmesine basmak gibidir.
Arı Poleni: Gizli Süper Gıda Silahı
İşte sihir burada daha da güçleniyor: doğanın multivitamini arı poleni. Bu küçücük süper gıda, dayanıklılığı, odaklanmayı ve toparlanmayı hızlandıran B vitaminleri, demir ve antioksidanlarla dolu kusursuz bir proteindir. Sporcular ve yüksek performans gösterenler, kafein şoku hayatadan dayanıklılığı artırma becerisi güvenirler. Sadece ufak bir tutam arı poleni bile enerjinizi yeni civarlara taşıyabilir ve bu da onu bu tedavinin en mühim saklı silahı durumuna getirir.

Enerji Veren İksirinizi Nasıl Hazırlarsınız
? Canlanmaya hazır mısınız? Bu çözüm kolay, süratli ve büyük ihtimalle evinizde tespit edilen malzemeleri kullanıyor. Günlük enerji dozunuzu meydana getirmek amacıyla şu adımları izleyin:
Malzemeler
1 yemek kaşığı çiğ bal
½ taze limon suyu
½ çay kaşığı arı poleni (isteğe bağlı fakat maksimum yarar amacıyla şiddetle tavsiye edilir)
1 su bardağı ılık su (sıcak değil, gıda değerlerini güvenliğini sağlamak amacıyla)
İsteğe bağlı: Ekstra metabolizma sürati amacıyla bir tutam tarçın ya da zencefil
Talimatlar
Yarım limonun suyunu bir su bardağı ılık suya sıkın.
1 yemek kaşığı çiğ bal ekleyin ve tamamiyle eriyene kadar karıştırın.
Kullanıyorsanız ½ çay kaşığı arı poleni serpin ve iyice karıştırın.
Ekstra güç amacıyla bir tutam tarçın ya da zencefil ekleyin.
Anında enerji ve odaklanma amacıyla sabahın ilk saatlerinde aç karnına amacıyla.
Bu iksir, bir bardakta gün doğumu gibidir – parlak, ferahlatıcı ve hayat doludur. Yavaşça yudumlayın, canlı tatlılığının keyfini çıkarın ve her damlada bedeninizin canlandığını hissedin.
Bu İksir Neden Kahve ve Enerji İçeceklerini Gölgede Bırakıyor? 

Vücudunuzun rezervlerinden enerji alıp sizi çökerten kafeinin aksine, bu bal-limon iksiri bedeninizle uyum içersinde çalışır. Gerginlik ya da bitkinlik hissi yaratmadan besler, detoks yapar ve enerji verir. Baldaki natural şekerler devamlı enerji sağlarken, limondaki C vitamini ve arı poleninin gıda yoğunluğu uzun vadeli canlılığı destekler. Bu süratli bir çözüm değil; her gün enerjik hissetmenin sürdürülebilir bir yolu. Üstelik lezzetli, ideal fiyatlı ve hazırlaması 2 dakikadan az sürüyor. Doğa çözümü oldukça bulmuşken namacıyla suni uyarıcılara güvenesiniz ki?
Gerçek Faydalarını Hemen Hissedeceksiniz
İlk yudumunuzu aldığınız andan itibaren bu iksir tesirsini göstermeye başlar. İşte beklentileriniz:
Anında Enerji Artışı: Kafein gerginliği olmadan uyanık ve tetikte hissedin.
Daha Keskin Odaklanma: B vitaminleri ve antioksidanlar zihinsel berraklığı artırarak görevlerinizi titizlikte halletmenize yardımcı olur.
İyileştirilmiş Ruh Hali: Doğal gıdaler ruh halinizi yükselterek öğle zamanı çöküntüsünü ortadan kaldırır.
Daha İyi Sindirim: Bal ve limon bağırsaklarınızı yatıştırır ve bütün gün konfor amacıyla zemin hazırlar.
Daha Güçlü Bağışıklık: C vitamini ve arı poleni strese ve hastalıklara karşı savunmanızı güçlendirir.
Genç Canlılık: Hafif, enerjik ve dünyayı ele geçirmeye hazır hissedin – sanki 18 yaşındaymışsınız gibi!
Enerji Artışının Arkasındaki Bilim
Doğal sıhhat eksperleri uzun vakittir bal, limon ve arı poleninin sinerjisini övüyor. Bu bileşenler sisteminizi temizlemek, gıda emilimini optimize etmek ve hücrelerinize verimli bir şekilde yakıt sağlamak amacıyla eş güdümlü çalışır. Balın enzimleri sindirime yardımcı olur ve bedeninizin yiyeceklerden maksimum enerji almasını sağlar. Limonun sitrik asidi karaciğer fonksiyonunu destekleyerek bedeninizin yorgunluğa namacıyla olan toksinleri atmasına yardımcı olur. Arı poleninin B vitaminleri hücresel düzeyde enerji üretimi amacıyla kritik ciddiye sahiptir; antioksidanları ise canlılığınızı tüketen oksidatif stresle savaşır. Birlikte, kendinizi durdurulamaz hissetmenizi gerçekleştiren kusursuz bir gıda fırtınası yaratırlar.
Sonuçlarınızı Artırmak İçin İpuçları
Bu çözümü bir üst düzeye taşımak ister misiniz? Şu profesyonel ipuçlarını deneyin:
Çiğ, Filtrelenmemiş Bal Kullanın: İşlenmiş bal, bu devayı bu kadar kuvvetli kılan enzimlerden ve gıdalerden yoksundur. En iyi neticeler amacıyla yerel, çiğ bal arayın.
Organik Limonları Seçin: Bunlar pestisit içermez ve daha çok lezzet ve gıda içerir.
Arı Poleni ile Küçükten Başlayın: Arı polenine yeni başlıyorsanız, bedeninizin iyi tolere ettiğinden emin olmak amacıyla az bir miktarla (1/4 çay kaşığı) başlayın.
Düzenli Olarak İçin: Gelişmiş dayanıklılık, daha temiz bir cilt ve daha iyi bağışıklık gibi kümülatif yararları görmek amacıyla bu iksiri günlük bir bağımlılık durumuna getirin.
Sağlıklı Bir Kahvaltıyla Eşleştirin: Enerji akışını sürdürmek amacıyla iksirinizin sonrasında yulaf ezmesi ya da smoothie gibi gıda yönünden varlıklı bir öğün tüketin.
Bu Çareden Kimler Faydalanabilir?
Bu iksir, yaşı ya da hayat tipi ne olursa olsun, kendini en iyi şekilde hissetmek isteyen herkes amacıyladir. İster öğleden sonra düşüşleriyle mücadele eden meşgul bir profesyonel, ister bitmek bilmeyen işlerle uğraşan bir ebeveyn, lazer gibi keskin bir odaklanmaya gereksinim duyan bir öğrenci ya da sınırlarınızı zorlayan bir atlet olun, bu deva size gereksiniminiz olan üstünlüğü sağlayacaktır. Güvenli, natural ve fazlası insan amacıyla idealdur (fakat arı ürünlerine alerjisi olanlar arı polenini denemeden evvelce bir hekime danışmalıdır). Yapay içerik ya da yan tesir içermediği amacıyla bütün potansiyelinizi meydana çıkarmanın risksiz bir yoludur.
Bir Hayat Tarzı, Sadece Bir Çare Değil
Bu bal-limon iksiri yalnızca bir meşrubat değil; daha canlı ve enerjik bir hayata açılan bir kapı. Gününüze bu gıda dolu ritüelle başlayarak, gün boyu sıhhatli seçimler amacıyla doğru adımları atmış olursunuz. Düzenli egzersiz, yeterli uyku ve dengeli beslenme gibi şuurlu bağımlılıklarla birleştirin, tesirlerini on kat artırın. Her sabah enerji dolu bir şekilde uyandığınızı, hedeflerinize güvenle ulaştığınızı ve gittiğiniz her yere canlılık saçtığınızı hayal edin. İşte bu kolay ve natural devanin gücü.
Yeniden 18 Yaşında Hissetmenin Bir Sonraki Adımı! 
Yorgunluğun sizi en iyi hayatınızı hayataktan alıkoymasına izin vermeyin. Bu bal-limon iksiri, sınırsız enerjiye, keskin bir odaklanmaya ve baş döndüren gençlik ışıltısına giden biletiniz. Hızlı, ideal fiyatlı ve o kadar tesirli ki keşke daha evvelce keşfetseydim diyeceksiniz. Yarın sabah ilk bardağınızı hazırlayın ve farkı kendiniz görün. Vücudunuz size teşekkür edecek ve onsuz günü nasıl geçirdiğinize şaşıracaksınız. Sonsuz enerjinin kilidini açmaya ve tekrar 18 yaşında hissetmeye hazır mısınız? Sırrı mutfağınızda – hadi yapın!