Şanlıurfa’da yaşanan vahim okul saldırısının şoku henüz atılamamışken, Türkiye güne bir başka acı haberle daha uyandı. Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesinde bulunan Ayşel Çalık Ortaokulu’na silahlı saldırı düzenlendi.
Bilanço Çok Ağır: 4 Ölü, 20 Yaralı
Olayın hemen ardından hızla bölgeye intikal eden ekipler duruma müdahale ederken, acı tabloyu Kahramanmaraş Valisi Mükerrem Ünlüer kamuoyuyla paylaştı detaylar diger sayfada ilerleyin…
Bayram ikramiyesine zam yapılıp yapılmayacağının da Kabine’de değerlendirilmesi bekleniyor. 2026 yılında Kurban Bayramı arefesi 26 Mayıs’a denk gelecek. Kurban Bayramı 27-30 Mayıs 2026 tarihlerinde idrak edilecek.
Kurban Bayramı arefe günü salı günü gerçekleşecek. Bu durumda ikramiye ödemelerinin hafta sonundan önce en geç 22 Mayıs 2026 tarihine kadar ödenmesi bekleniyor.
Bayram ikramiyesi ödeme takvimi SGK tarafından açıklanacak.
devamı sonraki sayfada…
Milyonlarca emeklinin uzun süredir beklediği maaş düzenlemeleri ve ekonomik destek paketlerine dair detaylar netleşirken, cüzdanları doğrudan etkileyecek rakamlar hem mevcut ayı hem de önümüzdeki dönemi kapsayacak şekilde güncellendi. Yılın ilk çeyreğine dair verilerin tamamlanmasıyla birlikte mayıstan itiabareno grupta yer alan emekliler..
devamı sonraki sayfada…
40 yaşında kızım Sude’yi dünyaya getirdim – mucize bebeğim, tek çocuğum. 38 yaşındayken ilk çocuğumu bekliyordum, ama geçen yıl doğumda onu kaybettim.
Elim hâlâ titriyor Sude’nin yüzüne bakarken. Kırk yaşında onu dünyaya getirdiğimi söylediğimde insanlar genelde önce şaşırıyor, sonra da “Ne büyük mucize” diyorlar. Ama kimse bu mucizenin ardında ne kadar sessiz çığlık, ne kadar uzun gece, ne kadar yarım kalmış dua olduğunu bilmiyor. Sude benim tek çocuğum. Ama ondan önce, kalbimde doğup dünyaya tutunamayan bir bebeğim daha vardı.
Otuz sekiz yaşındaydım. Hayatım boyunca “anne olmak” kelimesini hep erteleyerek yaşamıştım. Önce iş, sonra düzen, sonra doğru zaman… Derken bir sabah aynaya baktığımda gözlerimin etrafındaki çizgiler bana fısıldadı: Zaman sandığın kadar cömert değil. Hamile olduğumu öğrendiğim gün, içimde bir kapı açıldı. Sanki yıllardır kapalı duran bir odaya ışık dolmuştu. Karnımı tutarak yürürken, sokaktaki her sesi, her kokuyu başka algılıyordum. Hayat ilk kez bana aitmiş gibi geliyordu.
Doğum günü yaklaştıkça korkularım da büyüdü. Ya geç kalmışsam? Ya bedenim bu mucizeyi taşıyacak kadar güçlü değilse? Ama doktorlar umut vericiydi. “Her şey yolunda” dediler. Ben de inandım. İnanmak istedim.
Sonra o gece geldi. Doğum sancıları başladığında kalbim deli gibi atıyordu. Hastane ışıkları, koşuşturan ayak sesleri, yüzüme eğilen maskeli insanlar… Ve bir anda zaman durdu. O anı kelimelere dökmek hâlâ zor. Bir sessizlik oldu. Ardından gözlerime bakamayan bir doktor. Sonra tek bir cümle:
“Başınız sağ olsun.”
O an içimde bir şey koptu. Sanki kalbim bedenimden ayrıldı. Doğum yaptım ama kucağım boştu. Anneydim ama çocuğum yoktu. Odaya döndüğümde yan yatakta bebek ağlıyordu. Benimkisi ağlamıyordu..
Kocamdan miras kalan parayla deniz kenarından ev aldım, sonunda biraz huzur bulacağıma inanıyordum. Sonra telefon çaldı. “Anne, bu yaz hepimiz geliyoruz… ama sen arka odada kalabilirsin,” dedi oğlum..
Telefonu kulağımdan indirdiğimde salonun içinde, duvara vuran deniz ışığı bir anlığına gözüme fazla parlak göründü. Perdelerin ince tülünden süzülen gün, sanki “huzur” kelimesini yeni almışım gibi nazikçe içeri giriyordu ama oğlumun cümlesi aynı incelikte değildi. “Arka odada kalabilirsin.” Bu evin tapusu benim adımaydı. Duvarlarında hâlâ boya kokusu vardı, hatta mutfak dolaplarının kapağı gıcırdamasın diye ince ince silikon sürmeyi planlıyordum. Yine de bir cümleyle, yıllardır içimde büyüttüğüm o “kendi hayatım” fikri, bir misafir terliği gibi kapı kenarına bırakılmıştı.
Eşimden kalan miras… O paranın içinde sadece banknotlar yoktu; yılların uykusuzluğu, sabahları tek başıma kahve koyuşlarım, yutkunup sustuğum anlar vardı. “Deniz kenarında bir ev alacağım,” demiştim kendime. “Kapıyı açınca tuz kokusu gelecek, kimse benden bir şey istemeyecek.” O ev, benim için sonbaharın sakinliği gibiydi. Ama telefon çaldı, yaz geldi; yazın kalabalığı, gürültüsü, hak iddiası.
Oğlumu aradım. “Ne demek arka odada kalabilirsin?” dedim, sesim sandığımdan daha sakin çıktı. Sakinliğin içinde bir sızı vardı.
“Anne, yanlış anlama,” dedi. Arka planda bir şeylerin sesi geliyordu: televizyon mu, çocuk mu, bir yerden taşan telaş mı… “Çocuklar senin odanda rahat eder. Denize yakın, balkonlu ya. Hem sen zaten erken yatıyorsun. Arka oda serin, senin için de iyi.”
Bu cümlelerin hepsi mantıklı bir ceket gibiydi; giydiğinde üşümezsin ama içindeki can sıkıntısını saklar. “Benim için iyi,” dedi. Benim için iyi olanı yıllardır herkes belirlemişti.
“Kaç kişi geliyorsunuz?” diye sordum.
“Biz beş… ablamlar da gelir belki… halamlar iki gün uğrayacak… ya işte yaz. Hep birlikte olalım.”
“Hep birlikte olalım,” dediği o “hep”, benim evimin içinde benim yerimi küçülten bir “hep”ti.
Telefonda “Tamam,” demedim. “Konuşuruz,” dedim. Ve kapattım.
Akşamüstü, denizin sesi daha da belirginleşti. Dalgalar, kıyıya vurup geri çekilirken sanki evin içinde bir şeyleri temizler gibiydi. Mutfağa geçtim, tezgâha ellerimi koydum. “Ben ne istiyorum?” dedim yüksek sesle. Söylediğim anda kendime bile yabancı geldi. Yıllardır sorduğum sorular “Onlar ne ister?” diye başlardı.,