O gece telefonu elimden bırakamadım. WhatsApp’a girip çıktım, onun çevrimiçi olup olmadığını kontrol ettim. Aslında kendime kızıyordum. Otuz yedi yaşındaydım ve yıllardır kimsenin davranışlarını böyle saatlerce düşünüp durmamıştım. Üstelik karşımda yirmi dört yaşlarında bir genç vardı. Aramızda on üç yaş vardı ve bu gerçek, aklımdaki bütün güzel ihtimallerin üzerine ağır bir gölge gibi düşüyordu.

“Belki de ben yanlış anlıyorum,” dedim kendi kendime.

Belki de gerçekten sadece kibar davranmıştı. Belki ücret almamasının başka bir sebebi vardı. Belki durumlarıma bakması tamamen tesadüftü.

Tam telefonu bırakacakken yeni bir durum paylaştığını gördüm.

Bir fotoğraf değil, sadece siyah bir ekranın üzerine yazılmış tek bir cümleydi:

“Bazı insanları ilk gördüğünüz anda tanıyormuş gibi hissedersiniz.”

Kalbim hızlandı.

Ekrana birkaç saniye boyunca baktım. Sonra telefonu masanın üzerine bıraktım.

“Bu bana değildir,” dedim.

Ama içimdeki başka bir ses, “Ya sana ise?” diye fısıldıyordu.

Ertesi gün evde küçük bir sorun çıktı. Aslında büyük bir şey değildi. Musluğun altında hafif bir su sızıntısı vardı. Telefonumdan numarasını açtım. Aramakla aramamak arasında uzun süre kaldım.

Sonunda mesaj yazdım.

“Merhaba, rahatsız ediyorum ama geçen yaptığınız işte küçük bir sorun çıktı. Müsaitseniz bakabilir misiniz?”

Mesajı gönderdikten sonra telefonumu yatağın üzerine attım.

Henüz iki dakika geçmeden cevap geldi.

“Tabii. Ne zaman geleyim?”

O kadar hızlı cevap vermesi bile yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşturdu.

“Ne zaman uygunsanız.”

“Bugün işim erken bitecek. Akşam gelebilirim.”

Akşam olduğunda kapı çaldı.

Kapıyı açtığımda karşımda onu gördüm. Elinde küçük bir alet çantası vardı. Bana gülümsedi.

“Geçmiş olsun,” dedi.

Gülerek, “Musluğa mı, bana mı?” diye sordum.

Söylediğim cümleyi duyduğum anda utandım. Çünkü ilk defa ona karşı biraz açık davranmıştım.

O da birkaç saniye sustu.

Sonra gülümsedi.

“İkisine de,” dedi.

Kalbim bir anda hızlandı.

İçeri girdi. Musluğu kontrol ederken ben mutfakta sessizce onu izliyordum. Birkaç dakika sonra sorunu çözdü.

“Tamamdır.” “Ne kadar borcum?” diye sordum. Başını kaldırıp bana baktı.

“Yine mi?”

“Evet, yine.”

Bu kez gülerek başını salladı.

“Benden olsun.”

“Olmaz. Geçen sefer de para almadınız.”

“Almayacağım.”

“Niye?”

Bir anda yüzündeki gülümseme kayboldu. Aletlerini çantasına yerleştirdi ve bana döndü.

“Çünkü sizden para almak istemiyorum.”

“Bunun sebebi ne?”

Uzun süre sustu.

Sonra derin bir nefes aldı.

“Çünkü sizi ilk gördüğüm günden beri aklımdan çıkaramıyorum.”

Sanki mutfağın içindeki bütün sesler bir anda kesildi.

Ne diyeceğimi bilemedim.

O ise devam etti:

“Bunu söylemem doğru mu bilmiyorum. Yaş farkımızın farkındayım. Belki bana güleceksiniz. Belki bir daha beni çağırmayacaksınız. Ama numaranızı kaydetmemin sebebi iş değildi.”

Gözlerimi kaçırdım.

“Durumlarıma neden hemen bakıyorsun?” diye sordum.

Bu kez gülümsedi.

“Çünkü sizden bir şey paylaşıldığında merak ediyorum.”

“Her şeyi mi?”

“Evet.”

“İlk sen bakıyorsun.”

“Çünkü bildirim gelir gelmez açıyorum.”

İçimde garip bir sıcaklık yayıldı. Yıllardır kimsenin bana böyle bakmadığını fark ettim. Beni bir eş, bir anne, bir evin sorumluluğunu taşıyan kadın olarak gören çok insan olmuştu. Ama birinin beni sadece “ben” olduğum için merak etmesini unutmuş gibiydim.

Yine de korkuyordum.

“Bak,” dedim yavaşça. “Ben senden büyüğüm.”

“Biliyorum.”

“On üç yaş az değil.”

“Biliyorum.”

“İnsanlar konuşur.”

“Biliyorum.”

“Peki sen neden hâlâ böyle konuşuyorsun?”

Bu kez gözlerimin içine baktı.

“Çünkü insanların ne söyleyeceğini düşünerek yaşarsam, hayatım boyunca hiçbir şey yapamam.”

Bu cümle beni susturdu.

O akşam gitmeden önce kapının önünde birkaç dakika konuştuk. Bana ailesinden, işinden, çocukluğundan bahsetti. Ben de yıllardır kimseye anlatmadığım bazı şeyleri anlattım.

Meğer aramızdaki yaş farkına rağmen konuşacak ne kadar çok şeyimiz varmış.

O gece bana mesaj attı.

“Bugün sizi rahatsız ettiysem özür dilerim.”

Cevap yazmadan önce uzun süre düşündüm.

“Rahatsız etmedin.”

Bir dakika sonra yeni mesaj geldi.

“Peki sizi tekrar görmek istersem?”

Telefon ekranına bakıp gülümsedim.

“Bunun için musluğun bozulmasını bekleme.”

Mesajı gönderdikten sonra kalbim deli gibi atmaya başladı.

Ertesi gün beni kahve içmeye davet etti.

Kabul ettim.

İlk buluşmamızda ikimiz de biraz çekingen davranıyorduk. Ama zaman ilerledikçe rahatladık. Bana yaşımı sormadı. Çünkü zaten biliyordu.

Bir ara gülerek, “Benden korkmuyor musun?” diye sordum.

“Neden korkayım?”

“Yaş farkından.”

“Ben sizin yaşınızı değil, yanınızdayken nasıl hissettiğimi düşünüyorum.”

Bu söz, içimde uzun zamandır kapalı duran bir kapıyı açtı.

Sonraki haftalarda görüşmeye devam ettik. Başta sadece kahveler, uzun konuşmalar ve yürüyüşler vardı. Sonra birbirimizi gerçekten tanımaya başladık.

Bir gün ona açıkça sordum:

“Bunun sonu nereye gider bilmiyorum. Belki hiç yürümez.”

Elimi tuttu.

“Sonunu bugün bilmek zorunda değiliz.”

O cümle bana çok şey öğretti.

Çünkü bazen insan yaşına, geçmişine, başkalarının düşüncelerine o kadar çok takılıyordu ki kalbinin ne istediğini duyamıyordu.

Aylar sonra aynı eve yeniden bir usta çağırmam gerekti.

Kapıyı açtığımda gelen kişi başkasıydı.

Ben ise gülümseyerek telefona baktım.

Onun mesajı vardı:

“Musluk yine mi bozuldu?”

Güldüm.

“Hayır. Bu kez sadece seni özledim.”

Birkaç dakika sonra kapım çaldı.

Kapıyı açtığımda karşımdaki adam artık ilk geldiği günkü genç usta değildi. Benim için hayatımın en beklenmedik insanına dönüşmüştü.

O gün anladım ki bazı karşılaşmalar insanın planlarını bozmak için değil, yıllardır unuttuğu bir duyguyu yeniden hatırlatmak için yaşanıyordu.

Aramızda on üç yaş vardı.

Ama sevginin hesabını yaşlarla yapmadığımızı ikimiz de öğrenmiştik.

Çünkü bazen hayat, hiç beklemediğiniz bir anda kapınızı çalar.

Ve siz kapıyı açtığınızda, karşınızda sadece bir usta değil, hayatınızın yeni başlangıcı duruyor olabilir.