Çocuklarını okutabilmek için elinde avucunda ne varsa sattı.

İki kardeş aynı anda anasının boynuna sarıldı. Yılların hasreti, o dar kapı eşiğinde tek bir kucaklaşmada eridi. “Senin o un kokan, çalışmaktan nasır tutan ellerinden daha büyük bir gururumuz yok bu dünyada,” dedi Murat. Hatice’yi nazikçe kollarına girerek o siyah, parlak araca bindirdiler. Mahallelinin şaşkın, takdir dolu ve biraz da nemli bakışları arasında, Mamak’ın çukurlu yollarından süzülerek Esenboğa Havalimanı’na doğru yola çıktılar.

Yolculuk boyunca Hatice lüks aracın camına başını yasladı. Ankara’nın binaları, kalabalık yolları hızla akıp giderken onun aklı hâlâ pazarda sabahladığı o dondurucu sabahlardaydı. Çocuklarının okul taksitini denkleştirebilmek için bir gecede onca komşunun söküğünü diktiği uykusuz geceler, parmaklarına batan iğneler, komşu kapılarında temizlik yaparken yuttuğu tozlar… Hepsi geçmişte kalmıştı. O rutubetli odada ısınmak için birbirine sarılan çocukları, şimdi bu son model aracın içinde, kendinden emin, gökyüzüne hükmeden birer adam olarak yanındaydı.

Havalimanına vardıklarında, o devasa cam kapılardan içeri adım attıkları an Hatice’nin kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Terminalin içi ana baba günüydü. İnsanlar, ellerinde valizlerle sağa sola koşuşturan yolcular, üniformalı görevliler... Hepsi geçerken iki oğluna saygıyla, hayranlıkla selam veriyordu. Hatice, rahmetli kocasının ölümünden sonra yıllarca kimseden zerre saygı görmemişti; o hep görmezden gelinen, itilip kakılan, temizlikçi, hamurcu, gariban kadın olmuştu. Şimdi ise iki yanında omuzları dik, adımları yere sağlam basan kaptan pilot oğulları sayesinde, adeta görünmez bir taç giymiş gibi o uzun ve parlak koridorları geçiyordu.

Uçağın kapısına geldiklerinde Hatice o koca demir yığınına bakıp ürperdi. “Korkma ana,” dedi Kerem gülümseyerek ve elini sıkıca tutarak, “bu demir kuşun dizginleri bizim elimizde.” Onu uçağın en önünde, geniş ve yumuşak deri bir koltuğa oturttular. Kabin memurları etrafında pervane oluyor, ona kendi anneleriymiş gibi büyük bir hürmetle hizmet ediyordu. Hatice koltuğuna gömüldüğünde, hayatında ilk defa bedeninin gerçekten dinlendiğini hissetti.

Yolcular yerlerini alıp kapılar kapandıktan kısa bir süre sonra, uçaktaki o tanıdık anons sesi duyuldu. Ancak bu defa standart bir selamlama değildi. Hoparlörden yankılanan Murat’ın sesiydi ama her zamanki tok ve resmi tonundan çok uzaktı, cümleleri boğazında düğümleniyor, sesi hafifçe titriyordu:

“Saygıdeğer yolcularımız, ben Kaptan Pilotunuz Murat, İkinci Pilotumuz ise kardeşim Kerem. Bugün Ankara’dan havalanacak olan bu uçuş, bizim için sadece bir rota değil, yirmi yıllık bir hayalin menzilidir. Şu an aranızda, 1A koltuğunda oturan bir kadın var. O kadın, biz hayallerimize uçabilelim diye kendi yuvasını hiç düşünmeden satan, başkalarının merdivenlerini silerek bizi okutan, kendi gençliğini ve tüm umutlarını bizim yolumuza halı eden annemizdir. Ana... O karanlık, rutubetli odada bize verdiğin kanatlarla bugün ilk defa seni gökyüzüne çıkarıyoruz. Bu uçuş, senin fedakârlığının kanıtıdır. Sen koca bir ömrü bizim için yaktın, bize dünyaları verdin; şimdi biz sana gökyüzünü veriyoruz. İyi uçuşlar.”

Bütün uçakta önce derin bir sessizlik oldu. Ardından bir yolcunun ayağa kalkıp alkışlamasıyla başlayan ses, saniyeler içinde koca kabinin içinde yankılanan bir alkış tufanına dönüştü. İnsanlar gözyaşları içinde ön tarafa dönüp bu fedakâr kadına bakıyordu. Hatice, yüzünü ellerinin arasına almış, omuzları sarsılarak hıçkırıklara boğulmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, kocasını kaybettiği o göçük gününden beri göğsüne oturan o devasa, karanlık yumru aniden eriyip gitti.

Motorlar büyük bir gürültüyle kükredi, uçak pistte hızlandı ve büyük bir sarsıntının ardından usulca tekerleklerini yerden kesti. Uçak bulutların arasına doğru yükselirken, Hatice camdan aşağıda küçücük kalan evlere, yıllarca sokaklarında süründüğü Ankara’nın kurak bozkırına baktı. O an anladı ki; bir ananın yüreği evlatları için dünyadaki tüm yerçekimi kanunlarını yenecek kadar kudretliydi. İki yetim çocuğu yoksulluğun en dibinden alıp bulutların üzerine çıkaran şey, ne milyonlarca liralık o devasa çelik motorlardı ne de pahalı uçuş okulları... Onları asıl havalandıran şey, kış geceleri tütmeyen sobanın başında, çocukları üşümesin diye kendi nefesiyle onlara hohlayan bir kadının bitmek tükenmek bilmeyen umuduydu. Gökyüzü uçsuz bucaksızdı ama dünyanın hiçbir mavi boşluğu, bir ananın fedakârlığı kadar derin ve sonsuz olamazdı.

FOTO GALERİLER