saat üçte banyonun aralık kapısından baktım…korkunç sırrı öğrendim..

"Bebek mi?" diye fısıldadı en sonunda, kendi kendine konuşur gibi. "Elif... hamile miydi?"

Doktor, karşısındaki adamın sadece endişeli bir eş değil, aynı zamanda o travmanın sebebi olduğunu anlamış gibi buz gibi bir tavırla başını salladı ve ameliyathaneye geri döndü.

Koridorda sadece ikimiz kalmıştık. Demir ellerini saçlarının arasına geçirip boğuk bir sesle inlemeye, titremeye başladı. "Bilmiyordum," diyordu hıçkırıklar içinde. "Yemin ederim bilmiyordum anne... Bilseydim o gece ona dokunmazdım..."

Ona doğru yürüdüm. İçimde ona sarılıp "Geçecek oğlum" demek isteyen o eski, affedici Meryem’den eser yoktu. Çünkü karşımda ağlayan adam benim evladım olsa da, döktüğü gözyaşları merhametten değil, işlediği cinayetin ağırlığındandı.

"Bilseydin ne değişecekti Demir?" dedim, sesimdeki bütün şefkati söküp atarak. "Karnında senden bir parça taşımasaydı, ona vurmaya, onu o banyo köşelerinde bir kedi yavrusu gibi titretmeye hakkın mı olacaktı?"

Başını kaldırdı. Gözlerinde ilk kez çocukluğundaki o saf korku vardı. "Ben babam değilim," diye ağladı. "Ben onun gibi olmak istemedim anne. Yemin ederim istemedim."

"Ama oldun," dedim. Kelimeler ağzımdan ağır ağır, dökülüyordu. "Babandan bile daha zalim oldun. Çünkü baban cahildi, kötülüğünü bağırarak, saklamadan yaşardı. Sen ise bu pahalı takım elbiselerin, bu lüks dairenin içinde, dışarıya melek gibi görünürken karını sessizce ezdin. Elif o bebeği senden saklamış Demir. Senden bir parça doğurmamak için, o masumu senin zehrinden, senin karanlığından korumak için saklamış. O banyoda neden sessizce ağladığını, neden sesini çıkarmadığını şimdi anlıyor musun? Dayak yediği için değil, karnındakini senden korumaya çalıştığı için susuyordu."

O gece hastanenin o soğuk koridorunda, yalnızca doğmamış bir bebek değil, benim oğlumla olan bağım da can verdi. Hastane polisleri durumu anlayıp Demir'i ifade vermek üzere yaka paça karakola götürürken, arkasından bir damla bile gözyaşı dökmedim. Yıllarca kocamın şiddetine susarak kendi ellerimle yarattığım bu canavarı, yine kendi ellerimle adalete teslim etmiştim.

Elif iki gün sonra gözlerini açtığında başucundaydım. Bana her şeyi anlattı. Bebek doğmadan kaçıp kurtulmak için gizlice para biriktirdiğini, Demir'in o gece bu paraları bulduğu için çıldırdığını söyledi. Onu o lüks ama içi cehennem olan eve bir daha hiç göndermedim. Benim yıllar önce kapattığım o eski kerpiç evin kapısını, bu kez ikimiz için yeniden açtım.

Şimdi yetmiş beş yaşındayım. Zaman gerçekten de her yarayı iyileştirmiyor. Elif’in yüzündeki morluklar geçti, bedeni toparlandı ama gözlerindeki o derin boşluk uzun süre kaybolmadı. Demir cezaevine girdiğinde beni defalarca aradı ama telefonlarına hiç çıkmadım. Bir anneyi evladından vazgeçmek zorunda bırakan şey, dünyanın en ağır, en dayanılmaz yüküdür. Ama ben o yükü omuzlamayı, bir kadının daha aynı sessizliğe kurban gitmesine tercih ettim.

Evimizin küçük bahçesinde Elif’le birlikte domates ekiyor, akşamları sobanın üzerinde çayımızı demliyoruz. Bazen Elif uzaklara dalıp gidiyor, elini istemsizce boş karnına götürüyor. O anlarda usulca yanına yaklaşıp ellerini tutuyorum. Biliyorum, kaybettiği o masum canı ona geri veremem. Ama ona yıllarca esir edildiği o evden uzak, şiddetsiz ve korkusuz sabahlar verebilirim. Ben gençliğimde o karanlıktan kendimi kurtaramadım; ama ömrümün sonbaharında, zincirlerini kırmaya çalışan yaralı bir kadının en büyük kalkanı oldum. Ve hayatta hiçbir şey, bir insanın kendi evladına "dur" diyebilmesinden daha büyük bir adalet değildir.

FOTO GALERİLER