ÇOOK ayıp fıkra…
Zaman ağır ağır ilerledi, öğlen güneşi evin pencerelerinden içeri sızıp salonun ortasını tamamen aydınlatmaya başladı. Yaşar Efendi üçüncü bardak çayını da bitirmiş, evin içinde bir ileri bir geri yürüyüp duruyordu. Evin içinde adeta yaprak kımıldamıyordu; ne bir ayak sesi, ne bir kapı gıcırtısı, ne de mutfaktan gelen bir bardak şıkırtısı vardı. Saat öğleden sonra tam biri gösterdiğinde Yaşar Efendi’nin içindeki o tatlı merak, yerini ciddi bir endişeye bırakmaya başladı. Tekrar koridora çıktı, kapının önüne kadar parmak uçlarında yürüyüp kulağını kabarttı ama içerisi adeta derin bir sessizliğe gömülmüştü. Salona geri dönüp ellerini arkasında birleştirdi ve "Yahu gerçekten hayret, saat bir oldu, bunlar nerede kaldı? Başlarına bir iş mi geldi inşallah, insan bir kere olsun odadan çıkmaz mı?" diyerek hayıflandı. O sırada mutfaktan susuzluğunu gidermek için çıkan küçük Damla, babasının bu çaresiz ve gergin halini görünce dayanamadı. Kapı eşiğinden kafasını uzatıp yine araya girdi: "Babacım, sabahtan beri yırtınıyorum burada, valla billa ben biliyorum neden çıkamadıklarını!" Yaşar Efendi bu sefer daha da sinirlendi, elini havaya kaldırıp, "Hâlâ konuşuyor ayıp bilmez aceze! Bak şimdi terliği yiyeceksin arkana. Ayıp kızım ayıp, öyle odalardan ne ses gelir ne gidilir, sen nereden bileceksin? Bir daha bu konuda ağzını açarsan akşama yemek de yok oyun da, sus otur yerinde!" diye kükredi.
Saatler saatleri kovaladı ve nihayet akşamüstü beş oldu. Yaşar Efendi artık meraktan ve korkudan boncuk boncuk ter döküyordu. Akıllara gelebilecek her türlü kötü senaryoyu kafasında kurmaya başlamıştı. "Acaba içeride gaz mı sızdı, zehirlendiler mi? Yoksa çocuk heyecandan kalp krizi mi geçirdi?" diye düşünerek iyice panikledi. Kapıyı kırıp içeri girmekle, öylece beklemek arasında gidip geliyordu; sonuçta mahalleliye rezil olmak, yanlış bir anlaşılmaya sebep olmak da vardı işin ucunda. Çaresizlik içinde koltuğa çöktüğünde, küçük Damla elinde bir parça ekmekle salona girdi ve hiçbir şey olmamış gibi babasının karşısına dikildi. Yaşar Efendi, kızının sabahtan beri ısrarla "ben biliyorum" demesindeki o sarsılmaz özgüveni ve masumiyeti fark etti. Belki de çocuk gerçekten mantıklı bir şey görmüş ya da duymuştu. Gururunu ve utancını bir kenara bırakıp kızını yanına çağırdı, sesini iyice yumuşatarak sordu: "Tamam Damla, kızmayacağım, söz veriyorum. Anlat bakalım, sabahtan beri ne biliyorsun, içeride ne oldu?"
Küçük kız, dünyadaki en masum çocuk gülümsemesiyle babasının gözlerinin içine baktı, derin bir nefes alıp o büyük gizemi çözdü: "Babacım, dün gece abim odasına girmeden hemen önce gizlice yanıma geldi. 'Damla, yatak odasının kapısının menteşeleri çok gıcırdıyor, gece ses yapıp babamı uyandırmayalım, bana şu çekmeceden el kremini ver de oraya süreyim' dedi. Ben de o sırada odanın ışığını açıp seni uyandırmak istemedim, karanlıkta elimi çekmeceye attım ama krem yerine abime yanlışlıkla tüpü tıpatıp benzeyen o çok güçlü Japon yapıştırıcısını vermişim. Muhtemelen kapıyı ya da yatağı yağlayayım derken yengemle elleri birbirine değdi ve el ele tutuşurken tamamen yapışıp kaldılar. Sabahtan beri odada birbirlerini incitmeden ayrılmaya çalışıyorlardır, başka ne olacak!" Yaşar Efendi duydukları karşısında neye uğradığını şaşırdı; sinirden mi gülsün, rahatlamadan mı ağlasın bilemedi. Elindeki çay bardağını masaya bırakıp hızla koridora, kapıyı açmak için koşarken, arkasından Damla'nın "Ben sana sabahtan beri demiştim!" diyen neşeli kahkahası tüm evi doldurdu.