On Sekiz Yaşında Huzurevine Gidip Babaannesinin Sakladığı Zarfı Açtı

“Ben hata yapmadım oğlum. Bana yapılan şeyi anlatmaya çalıştım. Babaannen bana inandı. Ama annem ve Murat beni susturdu. Murat’ın bana ne yaptığını söylemeye çalıştığımda, annem önce ağladı, sonra bana kızdı. ‘Bu ev yıkılır’ dedi. Sanki yıkılan ben değilmişim gibi.”

Elimdeki kâğıt titredi.

Suna:

“Yeter,” dedi. “Lütfen yeter.”

Okumaya devam ettim.

“Hamile olduğumu öğrendiklerinde beni okuldan aldılar. Komşulara kaçtığımı söylediler. Sonra seni doğurduğumda, seni benden aldılar. Annem sana kendi oğlu gibi bakacağını söyledi. Murat da böylece herkes susarsa hayatın devam edeceğini söyledi.

Bana ise uzak bir yere gönderileceğimi söylediler. Babaannen itiraz etti. Bu yüzden onu da susturdular.

Eğer bir gün bunu okuyorsan, bil ki seni bırakmadım. Beni senden kopardılar.”

Mektubun son cümlesinde gözlerim bulanıklaştı.

“Ben senin annenim. Beni hatırlamasan bile, ben seni ilk nefesinden tanıdım.”

Kâğıt elimden düşecek gibi oldu.

Suna dizlerinin üstüne çöktü.

“Arda… ben o zaman ne yapacağımı bilemedim.”

Ona baktım.

Yıllarca sabah kahvaltımı hazırlayan, okul toplantılarıma gelen, ateşim çıkınca başımda bekleyen kadın oydu.

Ama aynı kadın, gerçek annemi silmişti.

Beni kendi oğlum diye büyütürken, kendi kızının çığlığını kapatmıştı.

“Sen onun annesiydin,” dedim.

Suna yüzünü ellerinin arasına aldı.

“Biliyorum.”

“Biliyorsan nasıl yaptın?”

Murat araya girdi.

“Yeter artık. O kız hastaydı. Ne dediğini bilmiyordu.”

Neriman ayağa kalkmaya çalıştı.

Hemşire Nesrin koşup koluna girdi.

“Yalan söylemeyi bırak Murat,” dedi Neriman. “O çocuk hastaydı çünkü siz onu öldürene kadar korkuttunuz.”

Murat’ın yüzü kaskatı oldu.

“Dikkat et.”

“Ben on yıldır dikkat ediyorum,” dedi Neriman. “Sıra sende.”

Ben ona döndüm.

“Bahar nerede?”

Bu soru avluya taş gibi düştü.

Suna ağlamayı bıraktı.

Murat gözlerini kaçırdı.

Neriman’ın dudakları titredi.

“Bilmiyorum,” dedi.

Bu cevap beni daha çok korkuttu.

“Ne demek bilmiyorsun?”

Adana'den 19 yaşındaki milyonerk, günde 37.000₺ nasıl kazanıyor
BTC Income

Eklemleriniz çok mu ağrıyor? Uyanır uyanmaz bunu yapın
Percutane

Büyük yaş farkı olan Türk çiftler
Herbeauty
“Onu doğumdan sonra başka bir şehre götürdüler. Bana Adapazarı’nda bir akrabanın yanında dediler. Sonra mektupları kesildi. Ben aradım. Kapılara gittim. Suna beni eve almadı. Murat beni tehdit etti. Sonunda beni buraya getirdiler.”

Hemşire Nesrin araya girdi.

“Hanımefendi yıllarca aynı şeyi anlattı. Kayıtlara ‘takıntılı sanrı’ diye yazdırmışlar. Ama hiçbir zaman teşhis raporu doğru düzgün yoktu.”

Suna’ya baktım.

“Sen beni her hafta buraya getirebilirdin.”

Sustum.

Sonra düzelttim.

“Hayır. Beni buraya hiç getirmedin. Çünkü onun konuşmasından korktun.”

Suna başını eğdi.

“Beni de tehdit etti,” dedi fısıltıyla.

Murat ona döndü.

“Suna.”

Kadın irkildi.

O an gördüm.

Yıllardır evde adı konmayan korkunun kaynağı oydu.

Sadece Bahar’ın değil.

Suna’nın da.

Belki bütün aile onun öfkesinin etrafında şekillenmişti.

Ama bu, yaptıklarını temizlemiyordu.

“Polise gideceğim,” dedim.

Murat güldü.

“On sekiz yıl geçmiş. Elinde bir yaşlı kadının hikâyesi ve eski bir mektup var. Kim inanacak sana?”

Mektubu kaldırdım.

“Ben inanıyorum.”

Sonra Suna’ya baktım.

“Sen de konuşacaksın.”

Kadın sanki yere gömüldü.

“Ben yapamam.”

“O zaman bir kez daha kızını değil, onu seçeceksin.”

Bu cümle onu vurdu.

Suna ağlamaya başladı.

Ama bu kez önceki gibi kendine acıyan bir ağlama değildi.

İçinden yıllardır bastırdığı bir şey kopuyordu.

“Bahar doğurduktan sonra ölmedi,” dedi sonunda.

Murat bağırdı.

“Suna!”

“Sus!” diye haykırdı kadın.

Onu ilk kez böyle gördüm.

“Yıllarca sustum. Annemi susturdum. Kızımı susturdum. Bu çocuğun hayatını yalanla doldurdum. Artık susamam.”

Avludaki herkes durmuştu.

Nesrin hemşire kapının yanında bekliyor, gerektiğinde güvenliği çağırmaya hazır görünüyordu.

Suna bana döndü.

“Bahar doğumdan sonra kaçtı. Daha doğrusu kaçmaya çalıştı. Bir gece annene… yani Neriman’a ulaşmak istedi. Ama Murat yakaladı. Ben gördüm.”

“Ne gördün?”

Suna’nın sesi kısıldı.

“Onu arabaya bindirdi. ‘Tedaviye götürüyorum’ dedi. Sonra Bahar bir daha eve dönmedi.”

Başım döndü.

“Yaşıyor mu?”

“Bilmiyorum.”

Bu iki kelime içimde bir çukur açtı.

O gün huzurevinden doğrudan karakola gittik.

Ben.

Neriman.

Nesrin hemşire.

Ve en sonunda, titreyerek de olsa Suna.

Murat gelmedi.

Avukatını aramıştı.

Ama artık mesele aile sırrı değildi.

Kayıp bir genç kız vardı.

Sahte sağlık raporları vardı.

Huzurevine usulsüz şekilde yerleştirilmiş bir tanık vardı.

Ve çocuk yaşta doğum yapmış bir kızın mektubu vardı.

İlk günler polis de eski bir aile meselesi gibi yaklaştı.

“Yıllar geçmiş.”

“Belgeler eksik.”

“Kadın kendi isteğiyle gitmiş olabilir.”

Ama Neriman’ın sakladığı kutu sadece o mektupla bitmiyordu.

Huzurevindeki odasında, yastığının iç astarına dikilmiş küçük bir poşet vardı.

İçinde Bahar’ın hastane bilekliği.

Eski bir doğum kaydı fotokopisi.

Ve Murat’ın bir kliniğe yaptığı ödemeyi gösteren makbuz.

Klinik kapanmıştı.

Ama arşivleri bir depoda bulunabildi.

Aylar sürdü.

Ben her gün başka bir gerçekle uyandım.

Bazen Suna konuştu.

Bazen sustu.

Bazen annem dediğim kadına acıdım.

Sonra Bahar’ı düşündüm ve acım yerini öfkeye bıraktı.

Murat ise her şeyi inkâr etti.

“Bahar sorunlu bir kızdı.”

“Evden kaçtı.”

“Ben aileyi korudum.”

“Ailem bana iftira atıyor.”

Ama eski şoförlerden biri bulundu.

Murat’ın yıllar önce genç bir kızı gece yarısı şehir dışındaki bir kliniğe götürdüğünü hatırlıyordu.

“Çok ağlıyordu,” dedi adam. “Ben karışmadım. Keşke karışsaydım.”

Keşke.

Bu kelime dosyanın içinde çok geçti.

Keşke Neriman’ı dinleselerdi.

Keşke Suna konuşsaydı.

Keşke biri Bahar’ın kapısını açsaydı.

Keşke ben daha önce geri dönseydim.

Ama ben o zaman çocuktum.

Bunu anlamam uzun sürdü.

Ben kimsenin suskunluğundan sorumlu değildim.

Ben o suskunluğun içinde büyütülmüş bir çocuktum.

Bahar’ın izini bulmamız neredeyse bir yıl sürdü.

Bir sosyal hizmet kaydında adı değişmişti.

Bahar değil, Berna.

Kocaeli yakınlarında bir kadın sığınma evinde kısa süre kalmış.

Sonra oradan ayrılmış.

İzler yine kopmuştu.

Ama bu kez tamamen değil.

Bir hemşire onu hatırladı.

“Çok gençti,” dedi. “Sürekli oğlum nerede diye sorardı. Sonra bir akşam kayboldu. Yanında sadece küçük bir çanta vardı.”

Aylar sonra onu bulduğumuzda, küçük bir sahil kasabasında yaşıyordu.

Adı artık Berna’ydı.

Bir terzide çalışıyordu.

Beni görmek istemedi.

İlk mesajı şöyleydi:

“Benim oğlum öldü. Bana öyle söylediler.”

Telefon elimden düştü.

Bana öldüğümü söylemişlerdi.

Ona benden vazgeçtiğimi değil, öldüğümü söylemişlerdi.

İlk görüşmemiz bir parkta oldu.

Yanımda Neriman vardı.

Bahar uzaktan geldi.

Kırklı yaşlarına yaklaşmıştı ama yüzünde hâlâ on beş yaşında bırakılmış bir kızın gölgesi vardı.

Beni görünce durdu.

Elini ağzına götürdü.

“Hayır,” dedi. “Hayır…”

Neriman ağlıyordu.

“Bahar.”

Kadın bize yaklaşamadı.

Ben de yaklaşamadım.

Ne denir?

Merhaba anne mi?

Ben senin oğlunum mu?

Sana öldüğümü söylediler ama yaşıyorum mu?

Sonunda sadece şunu diyebildim:

“Ben Arda.”

Bahar dizlerinin üstüne çöktü.

Ben koştum.

Onu tuttum.

İkimiz de ağlıyorduk.

O benim yüzüme dokunuyordu.

Sanki gerçekten var mıyım diye kontrol ediyordu.

“Ben seni aradım,” dedi. “Yıllarca aradım. Bana mezarın bile yok dediler. Deliriyorum sandım.”

“Ben hiçbir şey bilmiyordum.”

“Biliyorum,” dedi. “Sen bebektin.”

Bu cümle beni kurtardı.

Çünkü içimde, hiçbir mantığı olmayan bir suçluluk vardı.

Onu kurtaramamıştım.

Ama ben o zaman bebekmişim.

Bunu bana gerçek annem söyledi.

O gün üçümüz uzun süre konuştuk.

Neriman, Bahar’ın ellerini bırakmadı.

Bahar, Suna’nın adını duyunca dondu.

Murat’ın adında ise nefesi kesildi.

Onu mahkemede görmek isteyip istemediği sorulduğunda sadece şunu dedi:

“Ben artık saklanmayacağım.”

Dava kolay olmadı.

Yıllar geçmişti.

Kanıtlar eksilmişti.

Bazı suçların hukuki karşılığı zamana takıldı.

Bazıları takılmadı.

Murat hakkında sahte beyan, hürriyeti kısıtlama, belgede usulsüzlük ve geçmişteki ağır iddialarla ilgili soruşturmalar açıldı.

Çocuk yaşta bir kızın başına gelenler yeniden incelendi.

Suna tanıklık etti.

Neriman tanıklık etti.

Eski şoför tanıklık etti.

Klinik kayıtları konuştu.

Ben sadece dinledim.

Bazen içimden parçalanarak.

Murat mahkemede bir kez bile gerçekten pişman görünmedi.

“Ben ailemi korudum,” dedi.

Bahar ilk kez ona doğrudan baktı.

“Sen aileyi korumadın. Suçunu korudun.”

O cümle salonda yankılandı.

Suna ağladı.

Neriman gözlerini kapattı.

Ben ise o an anladım:

Bir aileyi bazen dışarıdan gelen bir düşman değil, içeride herkesin sustuğu tek bir kötülük yok eder.

Suna’yla ilişkim hiçbir zaman eski hâline dönmedi.

O benim çocukluğumun annesiydi.

Aynı zamanda gerçek annemin suskun cellatlarından biriydi.

Bu ikisini aynı kalpte taşımak kolay değil.

Bir gün bana:

“Bana bir daha anne diyebilecek misin?” diye sordu.

Uzun süre sustum.

“Bilmiyorum,” dedim. “Sen beni büyüttün. Ama beni gerçeğimden de kopardın.”

Başını eğdi.

“Bunu hak ettim.”

“Evet.”

Bu kez onu teselli etmedim.

Çünkü bazı acılar, teselli edilmeden taşınmalı.

Neriman huzurevinden çıktı.

Onu Bahar’ın yaşadığı kasabaya yakın küçük bir eve yerleştirdik.

İlk kez rahat uyuduğunu söyledi.

“Artık deli olmadığımı biliyorlar,” dedi bir gün.

“Ben hep biliyorum,” dedim.

Gülümsedi.

“Hayır oğlum. Sen artık biliyorsun. Bu da yeter.”

Bahar’la anne oğul olmayı öğrenmemiz zaman aldı.

Ben ona hemen “anne” diyemedim.

O da bana hemen sarılamadı.

Aramızda on sekiz yıl değil, çalınmış bir hayat vardı.

Ama denedik.

İlk doğum günümü birlikte kutladık.

Aslında on dokuzuncu yaş günümdü.

Ama Bahar pastaya tek mum koydu.

“Bu bizim ilkimiz,” dedi.

O gün ona ilk kez “anne” dedim.

Fısıltıyla.

O ağladı.

Ben de.

Murat’ın davası yıllarca sürdü.

Bazı suçlardan ceza aldı.

Bazı şeylerde hukuk geç kaldı.

Ama gerçek artık evin duvarlarında kilitli değildi.

Aile dağıldı.

Akrabalar taraf tuttu.

Kimileri Suna’yı suçladı.

Kimileri “eski defterleri açmaya ne gerek vardı” dedi.

Ben hepsine aynı cevabı verdim:

“Defter eski olabilir. İçindeki yara hâlâ kanıyordu.”

Bugün geriye baktığımda, en çok şunu düşünüyorum:

Bir çocuğa yalan söyleyerek onu koruyamazsınız.

Sadece onun hayatını başkalarının suçuna yastık yaparsınız.

Ben Arda.

On sekiz yaşına bastığı gün huzurevine gidip babaannesinin “ben deli değilim” diyen gözlerine sonunda inanan çocuğum.

O gün bir aile sırrı öğrenmedim sadece.

Kendi adımı, kendi annemi, kendi geçmişimi geri aldım.

Evet, ailem yıkıldı.

Ama zaten o aile, gerçeklerin üstünde değil, yalanların altında yaşıyordu.

Ben artık kime anne diyeceğimi biliyorum.

Kime baba demeyeceğimi de.

Ve bazen insanın hayatındaki en acı doğum, dünyaya geldiği gün değil…

Gerçeği öğrendiği gündür.

FOTO GALERİLER