“Artık bu aileye sığmıyorsun”
“Artık bu aileye sığmıyorsun, Meryem. Geri dönme.”
Kolumda hâlâ hastane bilekliği, karnımda ise taze bir ameliyat yarası varken, oğlumun evinin kapısına sarı bir kâğıt üzerine siyah keçeli kalemle yazılıp yapıştırılmış notta aynen böyle yazıyordu. Taksi beni Bornova’daki sitenin önünde henüz yeni bırakmıştı. Acil bir ameliyattan yeni çıkmıştım; vücudum bitkin, ağzım kuruluktan kavrulmuş ve bacaklarım sanki bana ait değilmiş gibi titriyordu. Tek istediğim uzanmak, sıcak bir çorba içmek ve torunlarımın koridorda koşuşturma seslerini duymaktı.
Fakat daha zile basmadan, “Hoş geldiniz” paspasının üzerinde duran kahverengi bavulumu gördüm. Eşimle birlikte otuz hai yıl boyunca tuğla tuğla ördüğümüz evimizi sattıktan sonra, tek oğlum olan Murat’ın yanına taşınırken kullandığım bavulun aynısıydı.
Bunun zalimce bir şaka olduğunu düşündüm. Ya da ilaçlar kafamı karıştırıyordu.
Notu bir kez daha okudum.
“Artık bu aileye sığmıyorsun. Geri dönme.”
Bir “Özür dilerim anne” yoktu. Bir açıklama yoktu. Bir “Geçmiş olsun” bile yoktu. Sadece bir evden değil, koskoca bir hayattan koparılıp atılıyormuşum gibi soğuk ve direkt bir cümle vardı.
Murat’ı aradım. Bir kez. İki kez. Üç kez. Mesaj attım.
“Dışarıdayım. Hastaneden yeni taburcu oldum. Lütfen kapıyı aç.”
Mesaj “görüldü” olarak işaretlendi.
Hiçbir şey.
Kapıyı önce yavaşça, sonra daha sert bir şekilde yumrukladım. Adını haykırdım. Sonra gelinimin, Selin’in adını söyledim. Kimse cevap vermedi.
Perdenin arkasında küçük bir gölgenin hareket ettiğine yemin edebilirdim. Belki altı yaşındaki torunum Mert’ti. Belki de dört yaşındaki Ece. Ama kimse açmadı.