Bir anne oğlunun cenazesine geç gelir ve tabutun açılmasını ister
BÖLÜM 2...
—Eğer gerçekten beni ölümüme görmek istiyorsan, beni oğlumun yanına göm… ama önce şu tabutu açın!
Hacer Hanım’ın çığlığı, cenaze evinin sessizliğini ikiye böldü. 68 yaşındaydı; aceleyle toparlanmış gri saçları, uzun yolun tozunu taşıyan ayakkabıları ve tek bir düşünceyle ülkenin bir ucundan diğerine gelmiş bir annenin kızarmış gözleri vardı: tek oğlu Kerem’e veda etmek.
Kimse kıpırdamadı.
Karşısında, kapalı tabut beyaz çiçekler, pahalı çelenkler ve yas varmış gibi görünen ama aslında yapay duran bir müzik eşliğinde duruyordu. Yan tarafta, siyahlar içinde kusursuz görünen Elif vardı; dudakları sıkı, bakışları sertti. Kerem’in eşiydi.
—Lütfen burada olay çıkarmayın teyze —dedi Elif alçak sesle—. Kerem artık huzur içinde.
Hacer Hanım ona sanki ağır bir hakaret duymuş gibi baktı.
—Huzur mu? Bana oğlumun yasını nasıl tutacağımı söyleyen sen de kimsin?
Salonda rahatsız bir uğultu yayıldı. Az sayıda kişi vardı: cenaze hizmetlerinden çalışanlar, üniversiteden iki eski arkadaşı ve sürekli saatine bakan bir avukat. Hiçbiri, merhumun annesinin neden davetsiz ve geç geldiğini anlayamıyordu.
Ama Hacer Hanım anlıyordu.
Çünkü ona kimse haber vermemişti.
Haber, eski mahallesinden bir komşunun attığı kısa mesajla gelmişti:
“Hacer teyze, Kerem’in cenazesini bugün kaldırıyorlarmış… haberin var mıydı?”
O an mutfakta ekmek kızartıyordu. Önce yanlış sandı. Kerem’i defalarca aradı. Çalmadı. Elif’i aradı. Cevap yok. Eski tanıdıkları aradı. Ta ki biri boğuk bir sesle cevap verene kadar:
—Teyze… Kerem uykusunda ölmüş diyorlar. Elif her şeyi hızla halletmiş. Yarın sabah defin varmış.
Ekmek elinden düştü.
Kerem ölmüş olamazdı. Böyle değil. Ona veda etmeden asla.
Otobüs yolculuğu boyunca Hacer Hanım, göğsüne eski bir fotoğraf bastırdı: Kerem 6 yaşındaydı, okul forması bol geliyordu ama yüzünde gururlu bir gülümseme vardı. Matematik yarışmasını kazandığı gündü.
Hayatını düşündü. Onu büyütmek için verdiği mücadeleyi.
Gençliğinde sevdiği adamı hatırladı: Mehmet. Güzel sözlerle yaklaşan, büyük vaatler veren bir adam. Ama Hacer hamile olduğunu söylediğinde Mehmet’in yüzü değişmişti.
—Bu benim planımda yok —demişti bir kafede—. Ya halledersin ya ben giderim.
Masaya para bırakıp çıkmıştı; sanki bebek bir borçmuş gibi.
Hacer o parayı almamıştı. Ağlamıştı, titremişti ama oğlunu seçmişti.
O günden beri Kerem onun her şeyiydi.
Bu yüzden Elif’in tabutun önünde durması içinde eski bir öfkeyi uyandırdı.
—Açın —dedi Hacer.
—Hayır —dedi Elif daha sert—. O bu halde görülmek istemezdi.
—Oğlum bana çorbanın nasıl yapıldığını bile sorardı. Onun ne istediğini bana sen anlatamazsın.
Elif bir adım attı.
—Siz ve Kerem aylardır görüşmüyordunuz. Şimdi anne rolü yapmayın.
Bu söz gerçekti ve can yakıyordu. Evet, araları bozulmuştu. Kerem’in Elif’le evlenmesiyle başlamıştı her şey. Bir teknoloji şirketini birlikte kurmuşlardı ve hayatları hızla değişmişti. Hacer, Elif’e hiç güvenmemişti.
—O kız sana eş gibi bakmıyor oğlum —demişti bir gün—. Sana yatırım gibi bakıyor.
Kerem çok öfkelenmişti.
—Sen hep böylesin anne! Kimseyi bana yakıştırmıyorsun!
Sonra evi terk etmişti.
Bir süre sonra sessiz bir nikâhla evlendiler. Hacer davet edilmedi.
O günden sonra telefonlar azaldı, mesajlar soğudu.
Ama ölüm başka bir şeydi.
—Açın şu tabutu —dedi Hacer, sesi daha düşük ama daha tehlikeliydi—. Yoksa ben açarım.
Elif avukata döndü.
—Bir şey yapın.
Avukat yutkundu.
—Hukuken…
Ama Hacer artık dinlemiyordu. Elif’i iterek tabuta yürüdü. İki görevli onu durdurmaya çalıştı ama o, bir annenin çaresiz gücüyle kurtuldu.
Titreyen elleriyle kapağı kaldırdı.
Salon buz kesti.
Kerem oradaydı. Solgun, hareketsiz.
Hacer’in içinden bir çığlık koptu. Eğilip alnını öpmek istedi… ama sonra gördü.
Çok küçük bir hareket.
Göğsü neredeyse fark edilmeyecek kadar inip kalkıyordu.
Hacer’in gözleri büyüdü.
—Yaşıyor… —diye fısıldadı.
Kimse cevap vermedi.
Herkese döndü.
—Oğlum yaşıyor! Nefes alıyor!
Elif geri çekildi. Yüzü bembeyaz oldu.
—Bu… olamaz…
Söz, kontrolsüzce ağzından çıkmıştı.
Ve o an herkes anladı ki bu, basit bir hata değildi.
Bundan sonra olacaklar, kimsenin kontrol edemeyeceği bir şeye dönüşecekti.
PARÇA 2
—Ambulans çağırın! —diye bağırdı Hacer Hanım, oğlunun buz gibi bedenine sarılarak—. Orada öylece durup seyretmeyin!
Julián’ın en yakın arkadaşlarından biri olan Esteban ilk tepki veren oldu. Titreyen ellerle telefonunu çıkarıp acil servisi aradı. Diğerleri adeta donmuş gibiydi. Kimisi ağlıyor, kimisi dua mırıldanıyor, Elif ise tabutun açık kalan yanına yapışmış gibi duruyor, gözlerini tek bir noktadan ayıramıyordu.
—Sen biliyordun —dedi Hacer, oğlunun yüzünü bırakmadan—. Sen onun ölmediğini biliyordun.
Elif göz kırptı.
—Saçmalamayın. Ben… bana söylenenleri yaptım.
—Kimin söylediklerini?
Cevap yoktu....