Üçüz kız kardeşimiz biz sadece on bir yaşındayken öldü — ama 21. yaş günümüzde ondan bir kutu geldi
"Günlüğü son sayfasına kadar okuyun."
Mor günlüğü dikkatlice açtım.
İlk sayfalarda çocukça çizimler vardı.
Üç çöp adam.
Üç kalp.
Üç kız kardeş.
Bazı sayfalarda gelecekle ilgili hayalleri yazılmıştı.
"Bir gün denizi birlikte göreceğiz."
"Bir gün üniversiteye gideceğiz."
"Bir gün yirmi bir yaşında olacağız."
O satırları okurken içim parçalanıyordu.
Çünkü onun hayalini kurduğu geleceğin içinde kendisi yoktu.
Sanki sonunu biliyormuş gibiydi.
Sayfalar ilerledikçe yazılar daha derinleşiyordu.
Hastanede geçirdiği günleri anlatıyordu.
Korkularını...
Acılarını...
Ama en çok bizi.
Bir sayfada şöyle yazıyordu:
"Ölmekten korkmuyorum. Kardeşlerimin beni unutmasından korkuyorum."
Leyla yanımda ağlıyordu.
Ben de artık gözyaşlarımı durduramıyordum.
Son sayfaya geldiğimizde ise küçük bir harita çizilmişti.
Evimizin arka bahçesi.
Eski meşe ağacı.
Ve ağacın altına çizilmiş büyük bir çarpı işareti.
Altında şu yazıyordu:
"Doğum gününüzde bunu da bulun."
Birbirimize baktık.
Yarım saat sonra üçümüzün yıllarca oyun oynadığı bahçedeydik.
Toprak sertleşmişti ama tarif açıktı.
Kürek getirip kazmaya başladık.
Yaklaşık kırk santimetre derine indiğimizde metal bir şeye vurduk.
Küçük bir teneke kutuydu.
Paslanmıştı ama hâlâ sağlamdı.
İçini açtığımızda nefesimiz tutuldu.
Yüzlerce küçük kâğıt vardı.
Katlanmış, numaralandırılmış.
İlkini açtım.
"Kendinizi yalnız hissederseniz bunu okuyun."
Bir diğerinde:
"İlk aşkınız için."
Başkasında:
"Hayat çok zor geldiğinde."
"Anne ağladığında."
"Birbirinize kızdığınızda."
"Beni özlediğinizde."
Nisa, gelecekte yaşayacağımız onlarca an için küçük mesajlar bırakmıştı.
O an anladım.
Bu kutu bir veda değildi.
Bir köprüydü.
On bir yaşındaki bir kız çocuğu, ölümün bile kardeşlerini ayıramayacağını düşünmüş ve buna inanmıştı.
Güneş yavaş yavaş batarken bahçede oturduk.
Annem, Leyla ve ben.
Yıllardır ilk kez sessizlik ağır gelmiyordu.
Çünkü o boş sandalye artık eskisi kadar boş görünmüyordu.
Nisa geri dönmemişti.
Kapıdan girip bize sarılmayacaktı.
Ama sesini yeniden duymuştuk.
Kelimelerinde.
Çizimlerinde.
Bize bıraktığı sevgide.
O gün 21 yaşına iki kişi girmedik.
Üçümüz birlikte girdik.
Ve yıllar sonra ilk kez, eksik değilmişiz gibi hissettik. Çünkü bazı insanlar gittiklerinde kaybolmazlar.
Sevgiyle bıraktıkları izler, bir ömür boyunca yaşamaya devam eder. Nisa'nın bize bıraktığı şey de tam olarak buydu: Ölümden daha güçlü olan bir bağ ve zamanın silemediği bir kardeş sevgisi.