On iki yıl hapis cezası çekerken para karşılığında bir mahkûmla evlenmeyi kabul ettim. Ama cezası bozulup özgürlüğüne kavuştuğunda, elinde siyah bir kutuyla kapıma geldi ve “Artık dürüst olma sırası bende,” dedi.
Mert konuşmaya devam etti, sesi şimdi daha kararlı ama bir o kadar da çaresizdi:
"Baban öldükten sonra annem sizin peşinizi bırakmadı. Babanın bir yerlere yedek belgeler saklamış olma ihtimalinden korkuyordu. Bu yüzden hayatınızı uzaktan kontrol etmeye karar verdi. Seni borç batağına sürükleyen o tefeciler, işten kovulman... Hepsi onun planıydı. Seni çaresiz bırakıp, kendi kanatları altına alacak, böylece seni ve Emir’i gözünün önünde tutacaktı. Benimle evlenmen, aslında seni bu karanlık ailenin bir rehinesi yapmak içindi."
"Peki ya sen?" diye bağırdım, sesimdeki öfke ve hayal kırıklığı duvarlara çarpıyordu. "Sen bu planın neresindeydin? Madem suçsuzdun, neden yıllarca hapiste kaldın? Neden o zaman konuşmadın?"
Hapishane: Bir Ceza Değil, Sığınak
Mert ayağa kalktı, yanıma gelmek istedi ama geri çekilmemle duraksadı. "Ben her şeyi çok geç öğrendim," dedi yutkunarak. "Babanın cinayetini ve annemin gerçek yüzünü öğrendiğimde, Serkan çoktan o paraları zimmetine geçirmiş ve suçu benim üzerime yıkmaya başlamıştı. Polise gidemezdim. Annemin gücünü bilmiyorsun; polisin, yargının her kademesinde adamları var. Eğer konuşsaydım, eğer Serkan’ı o an ele verseydim, annem hem beni hem de sizi anında yok ederdi. Emir daha çok küçüktü. Sen savunmasızdın."
Mert ellerini uzatarak bana doğru bir adım daha attı. "Hapishane, benim için bir ceza değil, bir sığınaktı. Oradayken hayattaydım. Ve annem sana zarar veremiyordu çünkü onun gözünde sen sadece 'oğlunun çaresiz, sadık eşi' rolündeydin. İçerideyken güvendeydim, siz de güvendeydiniz. Dışarıdaki bağlantılarımla bu kutudaki gerçek delilleri toplamam tam üç yılımı aldı."
Zihnimdeki tüm yapboz parçaları korkunç bir hızla yerlerine oturuyordu. Avukatların kapısını aşındırırken, dosyaları incelerken aslında ne kadar büyük bir ateşle oynadığımı şimdi anlıyordum. Ben Mert’i hapisten kurtarmaya çalışırken, aslında ikimizin de ölüm fermanını imzalamaya çok yaklaşmıştım.
"Ben senin davanı yeniden açtırdığımda..." diye fısıldadım, korkuyla titreyen ellerime bakarak.
"Evet," dedi Mert, yüzünde acı bir tebessümle. "Sen o kadar zeki, o kadar inatçı ve o kadar cesurdun ki... Kurduğum bütün o sahte güvenliği kendi ellerinle yıktın. Serkan’ın hatalarını buldun ve mahkemeyi ikna ettin. Annem senin bu kadar ileri gidebileceğini hiç hesaplamamıştı. Sen beni o dört duvar arasından çekip çıkardın. Ve bana, hayatım pahasına da olsa uğruna savaşmaya değer bir şey verdin: Gerçek bir aşk."
Mert sonunda aramızdaki mesafeyi kapatıp ellerimi tuttu. Ellerimin soğukluğuna inat, onun avuçları sımsıcaktı. "Beni hapisten kurtardın ama asıl hapishane dışarıda. Annem benim dışarı çıkmamla birlikte tehlikenin farkına vardı. Bu gece burada kalamayız. Bu kutudaki flash bellekte sadece annemi değil, tüm o karanlık ağı çökertecek belgeler var. Güvendiğim, satın alınamayacak tek bir başsavcı var ve o bizi bekliyor."
Karar Anı ve Yeni Bir Hayat
Gözlerimi kapattım. Yirmi yedi yıllık hayatım, bir çaresizlik sarmalından çıkıp ölümcül bir kovalamacanın tam ortasına düşmüştü. Ama içimdeki o korkunun yerini yavaş yavaş başka bir his, yakıcı bir öfke ve sarsılmaz bir kararlılık alıyordu. Babamın katilleri, kardeşimin çocukluğunu çalanlar, beni sahte bir hayata mahkûm edenler cezasını çekmeliydi.
Gözlerimi açtım ve Mert’in gözlerinin tam içine baktım. Orada, hapishane görüşmelerindeki o umut dolu adamı gördüm. Beni sadece korumakla kalmamış, benim için kendi hayatını feda etmiş adamı.
Babamın gümüş saatini cebime koydum, siyah kutunun kapağını sertçe kapattım ve kutuyu koltuğumun altına aldım.
"Emir’i almalıyız," dedim sesimdeki tüm titremeyi geride bırakarak. "Onu hemen okul yurdundan alacağız."
Mert’in yüzünde, karanlık bir tünelin sonunda görünen ilk ışık huzmesi gibi bir rahatlama belirdi. Başını salladı.
O gece o evden, eski hayatımızı bir daha dönmemek üzere geride bırakarak çıktık. Artık sahte bir anlaşmanın tarafları değildik; biz, kendi özgürlüklerini ve adaletlerini elleriyle söke söke almaya yemin etmiş iki yol arkadaşıydık.
Aylar süren, gizli tanık koruma evlerinde geçen o gergin günlerin ardından, annesinin ve vakıftaki tüm yöneticilerin kelepçelerle adliyeden çıkarılışını televizyondan izlerken, Mert elimi sıkıca tutuyordu. Gerçek suçlular sonunda parmaklıkların ardındaydı. Devletin o savcısı işini eksiksiz yapmış, vakfın ardındaki karanlık imparatorluk tamamen çökertilmişti.
Geçmişin karanlık gölgeleri üzerimizden sonsuza dek kalktığında, Ege'de küçük bir sahil kasabasında kiraladığımız, limon ağaçlarıyla dolu evin verandasında oturuyorduk. Emir bahçede sahiplendiğimiz köpeğimizle koşuşturuyor, denizin ferahlatıcı iyot kokusu rüzgârla yüzümüze vuruyordu. Mert bana dönüp gülümsedi. Artık yüzünde ne saklayacak bir sır ne de taşıyacak bir korku vardı.
Sadece aydınlık bir gelecek ve kendi ellerimizle kurduğumuz, gerçeğin üzerine inşa edilmiş o eşsiz yaşam vardı. Dört duvar arasında atılan sahte bir imza, bize gerçek bir özgürlüğü hediye etmişti.