GECE NÖBETİNDEYDİM. AMBULANS, BAŞTAN AŞAĞI KANA BULANMIŞ KOCAMI ACİL SERVİSE GETİRDİ; HEMEN ARKASINDAN BEŞ AYLIK HAMİLE BİR KADIN KOŞARAK İÇERİ GİRDİ VE, “DOKTOR, NE OLUR BEBEĞİMİN BABASINI KURTARIN!” DİYE BAĞIRDI.
“İçeride beş yıldır kocam sandığım adam gözlerini açmış beni bekliyordu.”
Yoğun bakım kapısının önünde birkaç saniye kıpırdayamadım.
Telefon hâlâ elimdeydi. Gülay Hanım’ın yarım kalan cümlesi zihnimde yankılanıyordu.
“Çünkü Oğuz gerçeği öğrendiğini anlarsa—”
Devamını duyamamıştım.
Ama tonundaki korku yeterince açıktı.
O an ilk kez ihanetten daha büyük bir şeyin içinde olduğumu hissettim.
Feraye birkaç metre ötede oturuyordu. İki eliyle karnını tutmuş, başını duvara yaslamıştı. Gözleri kıpkırmızıydı.
Bana baktı.
“O uyandı mı?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Ayağa kalkmaya çalıştı.
“Onu görebilir miyim?”
“Hayır.”
Sesim düşündüğümden daha sert çıktı.
Feraye yeniden oturdu.
Ben kapıyı açıp içeri girdim.
Oğuz’un yüzü solgundu. Başında bandaj vardı. Sağ bacağı sabitlenmişti. Monitörlerin düzenli sesleri odanın içinde yankılanıyordu.
Beni görünce gözlerini araladı.
“Aydan…”
Sesi neredeyse fısıltıydı.
Yatağın yanında durdum.
Bir doktor olarak yüzündeki ifadeyi okuyabiliyordum.
Bir eş olarak da.
Korkuyordu.
Ama kazadan değil.
Benden.
“Elimi tutar mısın?” dedi.
Cevap vermedim.
Bir süre bana baktı.
Sonra sol elime.
Alyansımın olmadığını fark etti.
Yüzündeki ifade değişti.
“Feraye burada mı?”
İçimde kopan fırtınaya rağmen sakin kaldım.
“Demek adını biliyorsun.”
Gözlerini kapattı.
“Aydan, anlatabilirim.”
“Beş aylık hamile bir kadının bebeğinin babası olduğunu anlatmak için nasıl bir açıklama hazırladın?”
“Ayrılacaktım ondan.”
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Ne zaman? Çocuğun üniversiteye başladığında mı?”
“Aydan…”
“Bana bak.”
Gözlerini açtı.
“Sen kimsin?”
Oğuz’un kaşları hafifçe çatıldı.
“Ne demek bu?”
“Annen bana hastane kayıtlarında neden başka bir soyadıyla görünmen gerektiğini söyleyeceğini söyledi.”
Bir anda monitördeki kalp ritmi hızlandı.
İşte aradığım tepki buydu.
Demek gerçekten bir şey vardı.
“O sana ne söyledi?”
“Yeterince söylemedi.”
Oğuz başını çevirdi.
“Annem saçmalıyor.”
“Annen seni kaybetmekten korkan bir kadın gibi konuşmuyordu. Bir sırrın ortaya çıkmasından korkan biri gibi konuşuyordu.”
Çenesini sıktı.
“Şu anda iyi değilim. Bunu sonra konuşalım.”
“Beş yıldır sonra konuşuyormuşuz zaten.”
Tam arkamı dönecektim ki koluma uzanmaya çalıştı.
“Aydan, lütfen.”
Durmadım.
Kapıdan çıkarken arkamdan söylediği son cümle beni durdurdu.
“Benim adım gerçekten Oğuz.”
Başımı çevirdim.
“Soyadım değil.”
Odanın içi buz gibi oldu.
Geri döndüm.
“Devam et.”
Uzun süre konuşmadı.
Sonunda derin bir nefes aldı.
“Ben doğduğumda soyadım Ergin değildi.”
“Ne idi?”
“Karaca.”
Bu soyadı bana hiçbir şey ifade etmedi.
Ama sonra başka bir şey söyledi.
“Babam öldüğünde ben on iki yaşındaydım. Annem birkaç yıl sonra yeniden evlendi. Üvey babamın soyadını aldım.”
“Bunda saklanacak ne var?”
“Çünkü babam ölmedi.”
Olduğum yerde kaldım.
Oğuz devam etti.
“En azından bize söylendiği gibi ölmedi.”
“Ne söylüyorsun sen?”
“Babam yıllar önce bir mali suç soruşturmasının içindeydi. Büyük bir şirketin muhasebesini yönetiyordu. Şirkette milyonlarca liralık usulsüzlük vardı. Her şeyi onun üzerine yıktılar. Sonra ortadan kayboldu.”
“Kaçtı mı?”
“Bilmiyorum.”
“Sen ne biliyorsun?”
Gözleri doldu.
“Annem yıllarca bana onun öldüğünü söyledi. Sonra evlenmemize birkaç hafta kala gerçeği öğrendim.”
Kalbimde tuhaf bir baskı hissettim.
“Neden bana söylemedin?”
“Çünkü seni de bunun içine çekmek istemedim.”
“Beni korumak için mi beş yıl boyunca kimliğinle ilgili gerçeği sakladın?”
“Aydan, mesele sadece soyadı değildi.”
Tam o anda kapı tekrar açıldı.
Gülay Hanım içeri girdi.
Saçları dağılmıştı. Üzerine alelacele bir palto geçirmişti.
Bizi birlikte görünce yüzü düştü.
“Oğuz, anlatmadın değil mi?”
Oğuz öfkeyle annesine baktı.
“Sen neden buraya geldin?”
“Çünkü artık bitmesi gerekiyor.”
Gülay Hanım çantasından eski, sararmış bir zarf çıkardı.
Bana uzattı.
“Bunu yıllardır saklıyorum.”
Zarfın içinden bir fotoğraf çıktı.
Fotoğraftaki adamı ilk kez görüyordum.
Ama yüz hatları Oğuz’a şaşırtıcı derecede benziyordu.
Arkasında bir isim yazıyordu.
Cemil Karaca.
Gülay Hanım konuşmaya başladı.
“Cemil, Oğuz’un babasıydı. İnsanların sandığı gibi bir dolandırıcı değildi. Çalıştığı şirkette yapılan büyük bir para aktarımını fark etmişti. Polise gideceğini söyledi. Sonra bir gece ortadan kayboldu.”
“Peki siz neden öldüğünü söylediniz?”
“Çünkü tehdit edildim.”
Oğuz gözlerini kapattı.
Demek bu kısmı biliyordu.
Gülay Hanım devam etti.
“Bana oğlumu düşünmem gerektiğini söylediler. Cemil’in adını unutmamı, soyadını değiştirmemi istediler.”
“Kim?”
“Şirketin eski sahiplerinden biri.”
“Adı ne?”
Gülay Hanım dudaklarını birbirine bastırdı.
“Feraye’nin babası.”
Sanki biri göğsüme yumruk attı.
“Ne?”
Oğuz başını öne eğdi.
Gülay Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Feraye’nin babası, yıllar önce Cemil’in çalıştığı şirketin ortaklarından biriydi.”
Bir anda parçalar yerine oturmaya başladı.
Ama ortaya çıkan resim daha korkunçtu.
Feraye tesadüf değildi.
“Oğuz bunu biliyor muydu?”
“Başta bilmiyordu,” dedi Gülay Hanım.
Oğuz araya girdi.
“Feraye’yle bir iş toplantısında tanıştım. Kim olduğunu aylar sonra öğrendim.”
Öfkeyle ona döndüm.
“Ve öğrenince ilişkini bitirmek yerine devam ettin.”
Sustu.
Bu sessizlik her şeyden daha ağırdı.
“Çünkü babamla ilgili gerçeği öğrenebileceğimi düşündüm.”
Mideme bir kramp girdi.
“Yani onu kullandın.”
“Başlangıçta evet.”
“Sonra?”
Oğuz gözlerini kaçırdı.
“İşler değişti.”
“Hamile kaldı.”
Cevap vermedi.
Birden kapının önünde bir hareket oldu.
Feraye duruyordu.
Her şeyi duymuştu.
Yüzü bembeyazdı.
“Babamın ne ilgisi var?”
Kimse cevap vermedi.
Feraye içeri girdi.
“Oğuz?”
Oğuz gözlerini kapattı.
Feraye bana değil, Gülay Hanım’a baktı.
“Babam ne yaptı?”
Gülay Hanım titreyen sesiyle anlattı.
Feraye başta inanmadı.
Sonra telefonunu çıkardı.
“Babamın çalışma odasında eski evraklar var.”
Kimse bir şey söylemedi.
Feraye gözlerini sildi.
“Geçen ay taşınırken bazı kutuları bana vermişti.”
Ertesi gün Feraye o kutuları getirdi.
İçlerinden biri gerçekten de Cemil Karaca’nın adını taşıyan eski muhasebe kayıtlarıyla doluydu.
Daha önemlisi, bir ses kayıt cihazı vardı.
Dosyalar savcılığa teslim edildi.
Aylar süren incelemenin ardından yıllar önce kapatılmış dosya yeniden açıldı.
Gerçek, tahmin ettiğimizden daha karanlıktı.
Cemil Karaca suçsuzdu.
Şirket hesaplarındaki usulsüzlüğü ortaya çıkardığı için susturulmuştu.
Ama öldürülmemişti.
Yurt dışına kaçmaya zorlanmıştı.
Ve yıllar sonra başka bir isimle yaşamaya devam etmişti.
Polis onu bulduğunda yetmişine yaklaşmıştı.
Oğuz babasıyla otuz yıldan sonra ilk kez karşılaştı.
Ben o buluşmaya gitmedim.
Artık gitmem gereken yerin orası olmadığını anlamıştım.
Oğuz kazadan aylar sonra yürümeye başladı.
Feraye oğlunu dünyaya getirdi.
Ben ise boşanma dilekçesini verdim.
Oğuz birkaç kez benimle konuşmak istedi.
Bir gün hastanenin bahçesinde karşıma çıktı.
“Babamı buldum,” dedi.
“Duydum.”
“Bunca yıl yaptığım her şeyi onu bulmak için yaptığımı söylemek istiyorum.”
Başımı salladım.
“Hayır, Oğuz. Her şeyi onun için yapmadın.”
Yüzüme baktı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Babanı aramak senin seçimin değildi belki. Ama bana yalan söylemek senin seçimindi. Feraye’yi kullanmak senin seçimindi. Sonra ona âşık olup hâlâ benimle evli kalmak da senin seçimindi.”
Söyleyecek söz bulamadı.
Cebimden alyansımı çıkardım.
Kazanın olduğu geceden beri saklıyordum.
Avucuna bıraktım.
“Bunu sana öfkeyle vermiyorum.”
Gözleri doldu.
“Peki neden?”
“Çünkü bazı şeyleri taşımayı bıraktığında insan hafifliyor.”
Arkamı dönüp yürümeye başladım.
O gece bana öğretilen en ağır ders, bir insanı kurtarmanın onunla kalmak zorunda olduğun anlamına gelmediğiydi.
Ben Oğuz’un hayatını kurtarmıştım.
Ama sonunda kendi hayatımı da kurtarmam gerektiğini anlamıştım.
Aylar sonra yine bir gece nöbetindeydim.
Dışarıda yağmur yağıyordu.
Bir ambulansın sireni hastanenin girişinde yankılandı.
Eldivenlerimi taktım ve kapıya doğru yürüdüm.
Bu kez parmağımda alyans yoktu.
Ama ilk kez kendimi eksik hissetmiyordum.
Çünkü bazı sonlar insanın elinden bir şey almaz.
Tam tersine, yıllardır taşıdığı yükü bırakmasına izin verir.
Ve ben o gece sonunda şunu anladım:
Birini sevmek, onun yalanlarının içinde yaşamayı kabul etmek değildir. Bazen hayatımızı kurtaran en doğru karar, başkasını kaybetmeyi göze alıp kendimizi yeniden seçmektir.
Bir Yorum Yazın