Karlı bir otoyolda lastiği patlamış yaşlı bir çifte yardım etmek için durmuştum—bir hafta sonra televizyonda gördüklerim hayatımı altüst etti. Dünyanın en tatlı yedi yaşındaki kızının bekar babasıyım; çoğu bekar ebeveyn gibi bu, hayal ettiğim hayat değildi. Kızım Elif üç yaşındayken annesi evi terk etti; bir sabah küçük bir çanta hazırlayıp biraz zamana ihtiyacı olduğunu söyledi ve gitti.
Geri döneceğini sandım ama bir hafta sonra telefonları açmadı, bir ay içinde tamamen kayboldu. O günden beri balık sırtı ve Fransız örgüsü yapmayı, oyuncak ayı çay partilerinin bütün kurallarını öğrendim. Kolay değildi ama anne babam her ihtiyaç duyduğumda yanımdaydı; özellikle bayramlarda evleri gürültü ve sıcaklıkla dolup taşar, eksiklik hissi küçülürdü. Aile ziyareti için yola çıktığımız bir gün yılın ilk karı hafifçe yağarken otoyol adeta pudra şekeri serpilmiş gibiydi. Elif arka koltukta yılbaşı şarkıları mırıldanıyor, botlarını koltuğa vuruyordu; aynadan ona gülümserken yol kenarında eski bir sedan ve rüzgâra karşı yetersiz paltolarıyla titreyen yaşlı bir çift gördüm.
Adam patlamış lastiğe çaresizce bakıyor, kadın soğuktan kollarını ovuşturuyordu; yorgun ve tükenmişlerdi. Düşünmeden durdum, Elif’e kemerini takılı tutmasını söyledim. Yanlarına çıktığımda kadın özür dileyerek kimseyi rahatsız etmek istemediklerini, neredeyse bir saattir beklediklerini söyledi; adam bayram günü kimsenin işini aksatmak istemediklerini ekledi. Diz çöküp işe koyuldum; paslı bijonlarla uğraşırken parmaklarım uyuştu, adam artriti yüzünden yardım edemediği için mahcuptu.
Oğullarını aramaya çalıştıklarını ama çekmediğini, geceye kadar orada kalmaktan korktuklarını anlattılar. Sonunda yedeği taktım; adam elimi tutup bunun onlar için ne kadar anlamlı olduğunu söyledi. Arabaya döndüğümde Elif gururla başparmak kaldırdı; onları orada bırakamayacağımızı söyledim, biraz geç kalmaya değmişti. Ailemin evine vardığımızda bayram telaşı her zamanki gibiydi ve o çifti aklımdan çıkarmıştım. Bir hafta sonra Elif’in öğle yemeğini hazırlarken annem aradı; sesi telaşlıydı ve hemen televizyonu açmamı istedi. Ne olduğunu sorduğumda donakaldım—bir hafta önce yolda yardım ettiğim o yaşlı çift, ekranda anlatılan büyük bir haberin merkezindeydi.
Televizyonun sesini açtığım anda spikerin sesi mutfağın içine bıçak gibi saplandı.
Alt bantta kırmızı harflerle akan yazıyı okumamla mideme bir yumruk yemiş gibi oldum.
“KAYIP HAYIRSEVER ÇİFT BULUNDU – ŞÜKRAN GÜNÜ’NDE OTOYOLDA MAHSUR KALMIŞLARDI.”
Ekrandaki yüzleri tanımamam imkânsızdı.
İnce paltoları, titreyen elleri, adamın patlamış lastiğe bakarkenki çaresizliği…
Aynı insanlardı.
Ama bu kez arkalarında kar yoktu, rüzgâr yoktu.
Parlak stüdyo ışıkları, mikrofonlar ve kameralar vardı.
Spiker adamın adını söylediğinde boğazım düğümlendi.
“Ülkenin önde gelen hayırseverlerinden Cemal Karaca ve eşi Emine Karaca…”
Elimdeki bıçak tezgâha düştü.
Fıstık ezmesi sürdüğüm ekmek masanın kenarından kaydı.
Elif salonda çizgi film izliyordu ama yüzümdeki ifadeyi görünce sesini kapattı.
“Baba… ne oldu?”
“Hiçbir şey,” dedim ama sesim titredi.
Annem telefonda nefes nefeseydi.
“Oğlum… sen onlara yardım etmişsin! Televizyonda anlatıyorlar. ‘Bizi kurtaran genç baba ve küçük kızı’ diyorlar!”
Spiker anlatmaya devam ediyordu.
Çiftin bir haftadır kayıp olduğu, yardım gezisinden dönerken ortadan kayboldukları, polis ekiplerinin otoyolu günlerdir taradığı…
Ve sonra görüntü değişti.
Bir hastane koridoru.
Cemal Bey tekerlekli sandalyede, Emine Hanım yanında.
Kadın mikrofonlara döndü.
“Bizi orada bırakmayan bir baba vardı,” dedi. “Ve yedi yaşında, cesur bir kız…”
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Tam o anda kapı zili çaldı.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Ardından kapıya vuruldu.
Pencereden baktım.
Sokakta bir haber minibüsü duruyordu.
Elinde mikrofon tutan bir muhabir kapıya doğru yürüyordu.
Bir diğeri kamerayı omzuna almıştı.
Elif korkuyla bana baktı.
“Baba, kim bunlar?”
“Canım,” dedim dizlerimin üzerine çökerek, “odana gider misin? Kapıyı kapat, tamam mı?”
Başını salladı ama gözleri dolmuştu.
Kapıyı kapattığında içimde bir şey koptu.
Ben sadece bir lastik değiştirmiştim.
Ama şimdi evim bir manşetin parçasıydı.
Kapının arkasından sesler geliyordu.
“Sadece birkaç soru!”
“Küçük kızınızla birlikte miydiniz?”
“Nasıl hissettiniz?”
Kilidi açmadım.
“Lütfen gidin,” dedim. “Uygun değil.”
Telefonum titredi.
Bilinmeyen numara.
Açtım.
“Merhaba,” dedi sakin bir kadın sesi. “Ben Selin. Karaca ailesinin avukatıyım. Şu an evinizin önünde basın var. Kapıyı açmayın. Ayrıca sizinle görüşmek istiyoruz.”
“Ne için?” diye sordum.
“Hayatınızı ilgilendiren bir konu,” dedi.
O gün polis geldi.
Muhabirler dağıtıldı.
Elif odasından çıktığında gözleri hâlâ korkuyla doluydu.
“Baba, kötü bir şey mi yaptık?”
Onu kucağıma aldım.
“Hayır,” dedim. “Çok iyi bir şey yaptık.”
Ertesi gün Selin Hanım beni aradı.
Karaca çiftiyle görüşmek isteyip istemediğimi sordu.
Tereddüt ettim.
Ama içimde bir ses “Git,” dedi.
Elif’i anneme bıraktım.
Hastaneye gittiğimde Cemal Bey beni görünce ayağa kalkmaya çalıştı.
“Yapmayın,” dedim.
Elimi tuttu.
“Bizi hayatta tuttun,” dedi.
Emine Hanım gözyaşlarını sildi.
“O gece,” dedi, “lastikten sonra arabamız tekrar bozuldu. Soğukta bekledik. Ama senin durman… umut verdi. Vazgeçmedik.”
Sonra sustular.
Cemal Bey derin bir nefes aldı.
“Bizim bir vakfımız var,” dedi. “Ama bir süredir yanlış insanlara güvenmişiz. O yolculukta bunu fark ettik.”
Bana baktı.
“Senin gibi insanlara ihtiyacımız var.”
Selin Hanım dosyayı masaya koydu.
“Elif için,” dedi.
Zarfı açtığımda gözlerim karardı.
Bir eğitim fonu.
Tüm masraflar.
Üniversiteye kadar.
Ayrıca…
Bana vakıfta bir iş teklif ediyorlardı.
Maaş, sigorta, esnek saatler.
“Bunu neden yapıyorsunuz?” diye sordum.
Emine Hanım gülümsedi.
“Çünkü iyilik karşılıksız kalmamalı,” dedi.
Eve döndüğümde Elif kapıda beni karşıladı.
“Baba, yaşlı teyze ve amca iyi mi?”
“İyiler,” dedim.
“Ve sana bir şey gönderdiler.”
Zarfı açtı.
Renkli bir kart.
Üzerinde titrek bir yazıyla şunlar yazıyordu:
“Bazen bir lastik değil, bir hayat değişir.”
Elif bana baktı.
“Baba,” dedi, “sen durmasaydın ne olurdu?”
Bir an düşündüm.
Sonra saçlarını okşadım.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama biz durduk.”
O gece yatağıma uzandığımda şunu fark ettim.
Hayatım hâlâ kusurluydu.
Hâlâ yalnız bir babaydım.
Ama o otoyolda, soğukta verilen küçük bir karar…
Bizi birbirimize daha sıkı bağlamıştı.
Ve bazen insanın kaderini değiştiren şey, kahramanlık değil…
Sadece durmaktır.


