Kerem, beni ailesiyle tanıştırmak istediğini söylediğinde gülümsedim ve belli belirsiz başımı salladım; sanki içimde bir şeyler düğümlenmemiş gibi.

Kerem, beni ailesiyle tanıştırmak istediğini söylediğinde gülümsedim ve belli belirsiz başımı salladım; sanki içimde bir şeyler düğümlenmemiş gibi… Neredeyse bir yıldır beraberdik ama o “ilk akşam yemeği” fikri içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk yaratıyordu. Korku değildi bu; daha çok, insanın kemiklerinde hissettiği o tekinsiz önsezilerden biriydi.

Ailesi şehrin uzağında, eski bir İstanbul semtinde, vaktiyle görkemli olduğu belli olan ahşap bir evde yaşıyordu. Bahçe kapısından girdiğimizde, ahşap basamaklar ayaklarımızın altında tanıdık bir sesle gıcırdadı. Kapı, biz daha zili çalmadan, sanki bizi bekliyormuş gibi açıldı.

— Buyurun, geçin içeri kızım, hoş geldiniz, — dedi annesi.

Ve tam o anda, ciğerlerimdeki hava çekildi.

Kadının boynunda, ince bir gümüş zincirin ucunda o kolye duruyordu.

Küçük.

Yarım ay şeklinde.

Kenarında, ancak çok yakından bakınca fark edilen o belli belirsiz çatlak…

Öylece kalakaldım.

Bu… imkânsızdı.

Ellerim bir anda buz kesti, kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpmaya başladı. O kolyeyi tanıyordum. Onu kendi yansımamdan, kendi adımdan daha iyi tanıyordum.

Çünkü o kolye… annemindi.

Ben dokuz yaşındayken annem sırra kadem basmıştı. Ne bir iz, ne bir veda, ne de bir açıklama… Sadece boş bir ev ve polisin o ruhsuz cümlesi kalmıştı geriye:

“Kendi rızasıyla gitmiş gibi görünüyor.”

Ama zihnime kazınmış bir an vardı ki, her şeyi reddediyordu.

Kaybolduğu gün annem kolyeyi boynundan çıkarmış ve avucumun içine bırakmıştı.

— Eğer bana bir şey olursa… sakın bunu unutma, — demişti. O gün yüzünde tuhaf, ürpertici bir sakinlik vardı.

Bir saat sonra kolye yok oldu.

Annemle birlikte.

— İyi misin? — Kerem endişeyle üzerime eğildi. — Rengin kireç gibi oldu.

— İyiyim… sadece ev biraz sıcak geldi, — diyebildim, gözlerimi o kolyeden bir milim bile ayıramadan.

Annesi bakışlarımı fark etti, eli istemsizce kolyeye gitti.

— Çok güzel, değil mi? — diye gülümsedi acı bir tebessümle. — Gençliğimden kalan bir emanet.

— Kimden? — Sesim beklediğimden çok daha sert çıkmıştı.

Kadın bir an duraksadı, bakışları uzaklara daldı.

— …Birinden işte, — dedi derin bir sessizliğin ardından. — Gerçek adını hiçbir zaman öğrenemedim.

Oda bir anda üzerime çökmeye başladı, duvarlar daraldı.

— Onu nereden aldınız? — diye fısıldadım.

Bana dikkatle baktı. Fazla dikkatle. Gözlerinde bir tanışıklık arar gibiydi.

— Yirmi yıl önce bir yetimhaneden… Bir kadın bırakmıştı onu. Yanında minicik bir kız çocuğu vardı. Kadın ağlıyordu; kendisine bir şey olursa o çocuğa göz kulak olmamız için yalvarıyordu.

Nefes almayı unuttum.

— O kadın… nasıldı? Nasıl görünüyordu? — dedim, bacaklarımın titremesini engelleyemeyerek.

Kerem’in annesinin yüzü yavaşça bembeyaz kesildi. Titreyen bir sesle cevap verdi:

— Sol gözünün hemen altında küçük bir beni vardı… ve bileğinde hiç geçmeyecekmiş gibi duran derin bir yara izi.

Gözlerimi kapattım.

O ben.

O yara izi.

Her parça yerine oturuyordu.

— Annem beni terk etmedi, — dedim boğuk, hıçkırığa benzer bir sesle. — Beni size verdi… beni kurtarmak için.

Odadaki sessizlik bir çığlık gibi kulakları sağır ediyordu. Kerem şaşkınlıktan donakalmış bir halde önce bana, sonra annesine bakıyordu.

— Anne… — diye fısıldadı Kerem. — Ne diyor bu? Neler oluyor?

Kadın kolyeyi o kadar sıkı kavradı ki parmak eklemleri bembeyaz oldu.

— Çünkü… — dedi sesi titreyerek, — bu kız… Kerem, o gece kapımıza bırakılan o küçük kız…

Kerem’e baktım.

Sevdiğim adama.

Kaderimin ortağına… belki de çok daha fazlasına.

Ve o akşam şunu iliklerime kadar anladım:

Bazen geçmiş sadece geri dönmez.

Gelir,

masaya oturur

ve gözlerinin içine bakar.