Kızımın üvey babası onu sürekli gece geç saatlerde “dondurma almaya” götürüyordu – araç kamerası kayıtlarını incelediğimde, oturup düşünmek zorunda kaldım.
Kızım beş yaşındayken Mike ile evlendim.
Biyolojik babası hiçbir zaman gerçekten dahil olmadı ve uzun süre sanki sadece ben ve Vivian dünyaya karşıymışız gibi hissettim. Hayatımıza soktuğum herhangi bir erkeğe karşı kızımın kırgınlık duyacağından endişeleniyordum.
Ama Mike asla zorla girmeye çalışmadı. Sessizce ortaya çıktı. En sevdiği kahvaltılık gevreği öğrendi. Her okul etkinliğinde ön sırada oturdu. Kabus gördüğünde, yatağının kenarına oturup onu tekrar uyutan oydu.
Oğlumuz doğduğunda, Vivian kimse söylemeden ona “Baba” diyordu.
Vivian şimdi on altı yaşında. İnatçı ve hassas bir ergen karışımına dönüştü, ama Mike ile hala yakınlar. Eskiden bunun için şanslı olduğumu düşünürdüm.
Sonra bu gece geç saatlerdeki “dondurma almaya” geziler başladı.
Yaz aylarında pek önemsemezdim. Dokuz ya da on gibi evden çıkar, milkshake’lerle geri dönerlerdi, sanki küçük bir gelenekleriymiş gibi. Tatlıydı. Normaldi.
Ama soğuk hava bastırınca gitmeye devam ettiler.
Kasım Aralık’a döndü, kaldırımlar buz tuttu, rüzgar her yeri estirdi—ve Mike hâlâ anahtarlarını alıp, “Dondurma almaya mı gidiyoruz?” derdi.
Başlangıçta şaka yaptım. Sonra sorular sormaya başladım.
Bazen Vivian benzin istasyonunun yanındaki yere gittiklerini söylerdi. Sonra Mike, kafasını dağıtmak istediği için “biraz daha uzağa” gittiklerini söylerdi. Küçük farklılıklar. Ama birden fazla kez oldu.
Görmezden gelmeye çalıştım ama midemdeki his geçmedi.
Mike araba sürerken her zaman araç kamerasını açar. Kaza durumunda kanıt olsun diye olduğunu söyler.
Bir gece, herkes uyuduktan sonra, dışarı çıktım, arabasını açtım ve hafıza kartını aldım.
Mutfak masasında dizüstü bilgisayarımla oturuyordum, ev etrafımda sessizdi.
Kendime paranoyak olduğumu söylüyordum.
Sonra video yüklendi.
Ve oturmak zorunda kaldım.
Video açıldığında sesim çıkmadı. Sanki evin sessizliği, ekranın içinden bana doğru genişledi.
Kamera, arabanın ön camından karanlık bir sokağı gösteriyordu. Mike’ın eli direksiyondaydı, Vivian yolcu koltuğunda, dizlerini göğsüne çekmiş oturuyordu. İkisi de susuyordu. Benim kalbim ise göğsümden çıkacak gibiydi.
“Üşüyor musun?” dedi Mike sonunda.
Vivian başını salladı. “Biraz.”
Mike ısıtmayı açtı. Bu küçük, sıradan hareket beni daha da huzursuz etti. Çünkü sıradanlık, çoğu zaman en korkutucu maske olabiliyordu.
Araba şehir merkezinden uzaklaştı. Ne benzin istasyonu vardı, ne dondurmacı. Yol daraldı, sokak lambaları seyrekleşti. Kendimi koltuğa çökerken buldum. Elleri titreyen bir yabancı gibiydim artık.
“Anne fark etmez, değil mi?” dedi Vivian bir süre sonra.
Mike bir an tereddüt etti. “Annen her şeyi fark eder,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama bazen doğru zamanı bekler.”
Bu cümle boğazıma oturdu.
Araba, küçük bir otoparkta durdu. Kamera hâlâ kayıttaydı. Mike indi, bagajı açtı. Vivian da arabadan çıktı. Soğuk havada nefesleri buhar olup yükseliyordu.
Ve sonra… bir tabela gördüm.
Eski bir toplum merkezi. Kapısında solmuş bir afiş asılıydı:
“Gece Çalışma Atölyesi – Gençler İçin Ücretsiz.”
Kalbim bir an durdu, sonra yeniden atmaya başladı—ama bu sefer farklı bir ritimde.
İçeri girdiler. Kamera arabanın içinde kaldı, ama ses gelmeye devam ediyordu. Kapı kapanırken içeriden hafif bir piyano sesi sızdı. Tanıdıktı. Çok tanıdıktı…
Bir süre sonra Mike’ın sesi tekrar duyuldu. Daha ciddi, ama yumuşak.
“Hazır mısın?”
Vivian derin bir nefes aldı. “Korkuyorum.”
“Korkmak sorun değil,” dedi Mike. “Ama vazgeçmek zorunda değilsin.”
Ekrana bakarken gözlerim doldu. Çünkü o sesi tanıyordum. Vivian beş yaşındayken, karanlıktan korktuğunda aynı tonla konuşurdu Mike. O zamanlar bunun bir şey ifade ettiğini anlamamıştım.
Video ilerledi. Zaman atlamaları vardı. Belli ki uzun süren bir şeydi. Sonra Vivian’ın sesi geldi—titrek ama kararlı. Şarkı söylüyordu. Yanlış notalar vardı, duraksamalar… ama cesaret vardı.
Bir şarkı bitince içeriden hafif bir alkış duyuldu. Birkaç genç ses. Bir eğitmenin “Harikaydı” diyen boğuk tonu.
Vivian güldü. Gerçekten güldü. Uzun zamandır duymadığım türden bir gülüşle.
“Bunu anneme söyleyemem,” dedi.
Mike’ın cevabı hemen gelmedi. Sonra sakin bir şekilde konuştu:
“Henüz değil. Bu senin şeyin. Ne zaman istersen, o zaman.”
Video orada bitti.
Dizüstü bilgisayarı kapattım. Ellerim yüzümde kaldı. Gözyaşlarımın ne zaman aktığını fark etmedim bile. Korkudan mıydı, rahatlamadan mıydı, yoksa yıllardır içimde taşıdığım suçluluğun çözülmesinden mi… bilmiyorum.
Ertesi sabah kahvaltıda, Vivian sessizdi. Mike kahve yapıyordu. Her şey her zamanki gibiydi.
“Dondurma güzel miydi?” diye sordum, sesimi olabildiğince normal tutarak.
Vivian başını kaldırdı. Bir an gözlerime baktı. Sonra gülümsedi.
“Evet,” dedi. “Ama aslında…” durdu. “Bir gün sana göstermek istediğim bir şey var.”
Mike bana baktı. Gözlerinde suçluluk değil, saygı vardı. Sanki beni bu gerçeğe zorlamamış, ama hazır olduğumda kapıyı açmıştı.
O an anladım.
Bazen bir ebeveyn olmak, her kapının anahtarına sahip olmak demek değildi. Bazen güvenmekti. Bazen izlemekti. Ve bazen, gece geç saatlerde “dondurma almaya” çıkanların, aslında kendilerine bir gelecek almaya gittiklerini kabul etmekti.
Kızım o gece korkusuyla yüzleşmişti. Ben ise kendi korkumla.
Ve ikimiz de, sessizce biraz daha büyümüştük.

