
Hafif bir tıkırtıyla madalyonu açtı ve içine sıkışmış küçük, solmuş bir fotoğrafı ortaya çıkardı. Fotoğraf, kameraya ışıl ışıl gülümseyen, gözleri neşeyle parlayan genç bir kadının resmiydi. Hemşire, fotoğraftaki yüzü tanıdığında sırtından aşağı bir ürperti indi. Şimdi yatakta yatan aynı yaşlı kadındı, ama onlarca yıl daha gençti. Benzerlik apaçık ortadaydı.
Fotoğrafın yanında, madalyonun çerçevesine sıkıştırılmış küçük, katlanmış bir not vardı. Hemşire titreyen parmaklarıyla notu dikkatlice çıkarıp narin kağıdı açtı. Not zarif bir el yazısıyla yazılmıştı ve kelimeler sanki uzun zaman önceki bir hikâyeyi fısıldıyordu:
“Sevgili Eleanor’um, Yıllar geçse ve ayrı kalsak da, bil ki sana olan sevgim sonsuz. Tekrar görüşene kadar. Sevgilerimle, Henry.”
Hemşire, kelimeleri okurken yüreği sıkıştı ve Eleanor ile Henry arasında bir zamanlar paylaşılan aşkın derinliğini fark etti. Eleanor’a baktı; gözleri şimdi açıktı ve daha önce hiç görmediği bir berraklıkla doluydu.
Hemşire anladı; Eleanor, Henry’yi bekliyordu. Madalyonu elinde sıkıca tutarak kadının yanına döndü. “Eleanor,” diye fısıldadı yumuşak bir sesle, “bunu senin için buldum.”
Madalyonu nazikçe Eleanor’un eline yerleştirdi ve yaşlı parmaklarını onun etrafına doladı. Eleanor’un dudaklarından hafif bir iç çekiş kaçtı ve gözünün kenarından bir damla yaş süzüldü. Sanki sonunda bir kapanış bulmuş gibi, üzerine bir huzur çöktü.
Hemşire, Eleanor’un yanında durup elini tuttu ve ona yatıştırıcı bir tonla konuştu. Oda sessizdi, ama bu sessizlik sıcak ve sevgi dolu bir histi. Saatler geçtikçe hemşire, sadece bir hayatın sonuna değil, aynı zamanda güzel, görülmemiş bir yolculuğun tamamlanmasına da tanıklık ettiğini fark etti.
Eleanor son nefesini verirken, hemşire yanında kaldı ve ona nazikçe veda etti. Odadan, kendisine beklenmedik bir şekilde dokunan hayata karşı derin bir saygıyla dolu bir kalple ayrıldı.
Dışarıda, gece gökyüzünde yıldızlar parıldıyordu ve hemşire bir huzur duygusu hissetti. Eleanor ve Henry’nin bir yerlerde, kendi dünyalarının ötesinde bir yerde yeniden birlikte olduklarını biliyordu; aşkları, yaşam ve ölümün sınırlarını bile aşan zamansız bir bağdı.
