4 YAŞINDAKİ KIZIM, ARKA BAHÇEMİZDE SAKLAMBAÇ OYNARKEN ORTADAN KAYBOLDU — 10 YIL SONRA YENİ KOMŞULARIMIZ ERGENLİK ÇAĞINDAKİ KIZLARINI BİZİMLE TANIŞTIRDI VE ONA BİR KEZ BAKMAM KALBİMİN DURMASINA YETTİ.
Sonra bize.
“Onu doğurmadım.”
Dizlerimin bağı çözüldü.
Kocam kolumdan tutmasa yere düşebilirdim.
“Ne?”
“Onu evlat edindik.”
Adam hemen araya girdi.
“Yasal olarak.”
Kadın ağlayarak devam etti.
“En azından bize öyle söylendi.”
Bir anda dünya başıma yıkıldı.
“Nereden?”
Kadının ağzından çıkacak cevabı beklerken neredeyse nefes almıyordum.
“On yıl önce.”
Boğazım düğümlendi.
“Kaç yaşındaydı?”
Kadın gözlerini kapattı.
“Dört.”
Kocam bir anda verandanın korkuluğuna tutundu.
Ben ise artık titriyordum.
Eylül korkmuş gözlerle hepimize bakıyordu.
“Anne?” dedi.
Kadın ağlamaya başladı.
Eylül geri çekildi.
“Ne oluyor?”
Kimse cevap veremedi.
Sonunda ben cebimden telefonumu çıkardım.
Ellerim titrediği için ekranı açmakta zorlandım.
Yıllardır telefonumda sakladığım fotoğraf klasörüne girdim.
Irmak’ın son fotoğraflarından birini buldum.
Kaybolmadan iki gün önce çekilmişti.
Sarı bir tişört giymiş, bahçedeki salıncağın önünde gülümsüyordu.
Telefonu Eylül’e uzattım.
Genç kız fotoğrafa baktı.
Yüzündeki ifade değişti.
Fotoğrafa biraz daha yaklaştı.
“Bu…”
Sesi titredi.
“Küçükken çekilmiş fotoğraflarıma benziyor.”
Kadın ağlamaya başladı.
Adam başını öne eğdi.
İşte o anda anladım.
Bir şey biliyorlardı.
Hem de çok uzun zamandır.
Polisi aradık.
Adam önce itiraz etti ama kadın onu durdurdu.
“Bitti,” dedi. “Artık hiçbir şey saklayamayız.”
Yaklaşık yarım saat sonra polis geldi.
Hepimizi ayrı ayrı konuşturdular.
Kadının anlattıkları, on yıl önce kızımız kaybolduktan sonra yapılan soruşturmada hiç karşılaşmadığımız türden şeylerdi.
Yıllar önce çocuk sahibi olamadıkları için yasa dışı yollarla çalışan bir aracıyla iletişime geçmişlerdi.
Adam onlara ailesi olmayan küçük bir kızdan bahsetmişti.
Çocuğun annesinin öldüğünü, babasının ise onu istemediğini söylemişti.
Onlara sahte belgeler verilmişti.
O dönemde şehir dışında yaşadıkları için gerçek ailesinin kayıp ilanlarını hiç görmemişlerdi.
Birkaç yıl sonra internette eski bir kayıp çocuk haberine rastlamışlardı.
Fotoğraftaki küçük kız Eylül’e çok benziyordu.
Ancak korkmuşlardı.
Gerçeği araştırırlarsa onu kaybedeceklerinden korkmuşlardı.
Bu yüzden sustular.
Ta ki kader onları bizim yanımıza taşıyana kadar.
O gece polis Eylül’ün doğum belgelerini ve eski kayıtlarını incelemeye aldı.
Ertesi gün DNA testi yapıldı.
Sonuçların çıkmasını beklediğimiz dört gün, hayatımın en uzun dört günüydü.
Bir yandan kızımın gerçekten bulunmuş olabileceğine inanmak istiyordum.
Diğer yandan Eylül’ün gözlerindeki korkuyu unutamıyordum.
Eğer o Irmak’sa, benim için on yıldır kayıp olan kızımın başka bir ailesi vardı.
Onu büyüten bir anne…
Bir baba…
Bir hayat…
Dördüncü gün telefon çaldı.
Polis merkezine gittik.
Masada oturan görevli dosyayı açtı.
Sonra başını kaldırıp bana baktı.
“DNA sonucu geldi.”
Elimi kocamın elinin üzerine koydum.
Görevli devam etti.
“Eylül biyolojik kızınız.”
O anda ağlamaya başladım.
On yıldır içimde tuttuğum her şey bir anda dışarı çıktı.
Kocam yüzünü ellerinin arasına aldı.
Ben yalnızca,
“Biliyordum,” diyebildim.
Ama hikâye orada bitmedi.
Polisler eski dosyayı yeniden açtı.
Yapılan araştırmada kızımızın kaybolduğu gün mahallede görülen beyaz bir minibüsle ilgili eski bir tanık ifadesi bulundu.
O dönem yeterli delil olmadığı için üzerinde durulmamıştı.
Minibüsün sahibi, yıllar sonra çocuk kaçırma ve sahte evlat edinme ağı nedeniyle başka bir eyalette tutuklanmış bir adamdı.
Eylül’ü kaçıran kişinin o olduğu ortaya çıktı.
Bizi en çok şaşırtan ise Eylül’ün üvey anne ve babasının, kızımızın kaçırılmasında hiçbir rolünün olmadığının anlaşılmasıydı.
Onlar korkunç bir yalanın içine çekilmişti.
Ama yıllar önce şüphelendikleri halde gerçeği araştırmamaları hepimizin içinde kapanması zor bir yara bıraktı.
Mahkeme süreci başladı.
Herkes Eylül’ün bundan sonra kiminle yaşayacağını tartışıyordu.
Ama ben ilk kez kızımı bulduğum gün şunu fark ettim:
Onu geri kazanmak, onu birilerinden almak anlamına gelmemeliydi.
Bir akşam Eylül yanıma oturdu.
Uzun süre konuşmadık.
Sonra başını omzuma yasladı.
“Bana Irmak mı diyeceksin?” diye sordu.
Gözlerim doldu.
“Sen hangisini istiyorsun?”
Bir süre düşündü.
“Eylül olarak büyüdüm.”
Başımı salladım.
“O halde sen Eylül’sün.”
Bana baktı.
“Ama Irmak da bendim.”
Elini tuttum.
“Evet.”
Gülümsedi.
“Belki ikisi de olabilirim.”
O an anladım.
On yıl önce kaybettiğim dört yaşındaki küçük kız geri dönmeyecekti.
Çünkü zaman durmuş değildi.
O büyümüştü.
Başka anılar edinmiş, başka insanları sevmiş, başka bir isimle yaşamıştı.
Benim görevim onu geçmişe zorla geri çekmek değildi.
Onun bugünkü halini sevmekti.
Aylar sonra hayatımız yavaş yavaş yeni bir düzene girdi.
Eylül haftanın bazı günlerini bizimle geçiriyor, bazı günlerini ise onu büyüten ailesiyle kalıyordu.
Kolay değildi.
Bazen ağladık.
Bazen tartıştık.
Bazen birbirimize nasıl davranmamız gerektiğini bilemedik.
Ama hiçbirimiz onu yeniden kaybetmek istemiyorduk.
Bir gün bahçede otururken Eylül bana eski bir fotoğraf albümü getirdi.
Irmak’ın çocukluk fotoğraflarını uzun uzun inceledi.
Sonra dört yaşındayken salıncağın önünde çekilmiş fotoğrafı gösterdi.
“Bunu hatırlamıyorum,” dedi.
“Hatırlamak zorunda değilsin.”
Fotoğrafı kapatıp bana sarıldı.
“Belki bir gün hatırlarım.”
Onu sımsıkı tuttum.
On yıl boyunca kızımı bulduğum gün her şeyin eskisi gibi olacağını düşünmüştüm.
Ama yanılmışım.
Bazı şeyler eskisi gibi olmaz.
Ve belki de olması gerekmez.
Çünkü bazen mucize, kaybettiğin şeyi olduğu haliyle geri almak değildir.
Mucize, yıllar sonra karşına bambaşka biri olarak çıkan sevdiğin insanı yeniden tanımayı, yeniden sevmeyi ve onun değişmiş haline de kalbinde yer açmayı öğrenmektir.
Bir Yorum Yazın