8 Yaşındaki torunum 1984 mezunu ilk aşkımı gösterip..
“Titreyen ellerimle kâğıttaki numarayı çevirdim. Telefon yalnızca iki kez çaldı. Sonra karşı taraftan yaşlı bir erkek sesi geldi. İlk söylediği cümleyi duyduğum anda telefon elimden düştü.”
“Aysun… Ben Volkan.”
O iki kelime, kırk iki yıldır içimde kapalı duran bir mezarın kapağını bir anda açmış gibiydi.
Göğsüm sıkıştı. Odanın duvarları üzerime gelmeye başladı. Kulaklarım uğulduyordu.
Ece korkuyla yüzüme bakıyordu.
“Anneanne?”
Konuşamadım.
Telefon hâlâ yerdeydi ve karşı taraftaki adam seslenmeye devam ediyordu.
“Aysun? Orada mısın? Lütfen telefonu kapatma.”
Ece telefonu yerden aldı, ama benim nefes alamadığımı görünce panikledi.
“Anneannem kötü oldu!”
Telefonun diğer ucundaki adamın sesi bir anda değişti.
“Ece, ambulansı ara. Hemen!”
Torunumun onun adını nasıl bildiğini sorgulayacak durumda değildim.
Bir süre sonra siren seslerini duydum.
Hastanede gözlerimi açtığımda kızım başucumdaydı. Ece ise köşedeki sandalyede oturmuş, suç işlemiş gibi ellerini dizlerinin arasında sıkıyordu.
Doktor ciddi bir sorun olmadığını, yaşadığım yoğun şok nedeniyle tansiyonumun düştüğünü söyledi.
Ama benim aklımda tek bir şey vardı.
Volkan yaşıyor muydu?
Eve döndüğümüz akşam telefonu yeniden elime aldım.
Kızım karşı çıktı.
“Anne, belki biri seninle kötü bir oyun oynuyor.”
“Bir insan kırk iki yıl önce sadece Volkan’la benim bildiğimiz bir şeyi nereden bilebilir?”
Avucumu açtım.
Ece’nin çantadan çıkardığı nesneyi masaya bıraktım.
Küçük, gümüş renkli bir anahtarlıktı.
Üzerinde iki harf kazılıydı.
A ve V.
Onu lise yıllarında Volkan’a ben yaptırmıştım.
Arkasında ise yalnızca bizim bildiğimiz bir cümle vardı:
“En küçük evimiz için.”
Volkan bunu yangın gecesi cebinde taşıyordu.
En azından ben öyle biliyordum.
Numarayı yeniden çevirdim.
Bu kez telefonu açtığında sadece şunu söyledim:
“Yarın benimle görüşeceksin.”
Ertesi gün öğleden sonra, şehrin kenarındaki küçük bir çay bahçesinde buluşmayı kabul ettik.
Kızım benim yalnız gitmeme izin vermedi. Yakındaki bir masada oturacağını söyledi.
Ben ise kapıya bakarak bekledim.
Saat tam üçte içeri yetmişlerine yaklaşmış bir adam girdi.
Saçları tamamen beyazlamıştı. Biraz kambur yürüyordu. Yüzü kırışıklıklarla doluydu.
Ama sol kaşının üzerinde hâlâ o küçücük hilal şeklindeki iz vardı.
Ayağa kalkamadım.
Adam birkaç adım önümde durdu.
Gözleri doldu.
“Aysun.”
Sesini duyunca yıllar bir anda ortadan kalktı.
Karşımda yaşlı bir adam değil, mezuniyet gecesinde elimi tutan on sekiz yaşındaki Volkan vardı sanki.
“Sen öldün,” diyebildim.
Volkan başını eğdi.
“Hayır.”
“Annen bana öldüğünü söyledi.”
“Biliyorum.”
“Cenaze yaptınız!”
“O tabutta ben yoktum.”
Öfkeyle masaya vurdum.
“Peki neredeydin sen?”
Volkan uzun süre sustu.
Sonra kırk iki yıldır bildiğim hayatın temelini yerinden oynatan gerçeği anlatmaya başladı.
Yangından sonra ağır yaralanmıştı ama hayati tehlikeyi atlatmıştı. Hastanede haftalarca kalmıştı.
Ben onu görmek istemiştim.
Ama Volkan’ın annesi sürekli, “Durumu çok ağır,” diyerek beni uzak tutmuştu.
Meğer mesele Volkan’ın sağlık durumu değilmiş.
Mesele babamdı.
“Baban hastaneye geldi,” dedi Volkan.
Donup kaldım.
“Babam mı?”
“Bana senden uzak durmamı söyledi.”
İnanamadım.
Babam Volkan’ı hiçbir zaman sevmezdi. Onun ailesinin yeterince varlıklı olmadığını düşünürdü.
Ben ise bunun sadece sıradan bir baba huysuzluğu olduğunu sanmıştım.
Volkan devam etti.
“Baban aileme para teklif etti. Şehri terk etmemizi istedi.”
“Annen neden kabul etti?”
Volkan gözlerini masadan kaldırmadı.
“Çünkü yangında dükkânımızı ve evimizi kaybetmiştik. Babam borç içindeydi. Annem korkuyordu.”
Ama işin en korkunç kısmı bu değildi.
Babam yalnızca onların gitmesini istememişti.
Benim Volkan’ın öldüğüne inanmamı istemişti.
“Annem sana telefon ettiğinde ben yan odadaydım,” dedi Volkan.
Boğazım düğümlendi.
“Duydun mu?”
“Her kelimeyi.”
Bir anda ayağa kalktım.
“Ve hiçbir şey yapmadın mı?”
Volkan’ın gözlerinden yaşlar süzüldü.
“On sekiz yaşındaydım. Yüzüm ve vücudum yanmıştı. Babamın borçları vardı. Annen bana, senin başka bir şehirde üniversiteye gittiğini, beni unutmak istediğini söyledi.”
“Annem de mi biliyordu?”
Volkan cevap vermedi.
Cevaba ihtiyacım kalmamıştı.
Sandalyeye yeniden çöktüm.
Annemle babam yıllarca Volkan’ın adını anmamıştı.
Ben bunu acı çekmeyeyim diye yaptıklarını sanmıştım.
Meğer gerçeği hatırlamamam için yapmışlardı.
“Peki neden şimdi?” dedim. “Neden kırk iki yıl sonra?”
Volkan cebinden eski bir zarf çıkardı.
“Annem geçen yıl öldü.”
Zarfın üzerinde benim adım vardı.
Volkan annesinin eşyalarını düzenlerken onlarca eski mektup bulmuştu.
Benim ona gönderdiğim mektuplar.
Hiçbiri Volkan’a verilmemişti.
Ben aylarca ona yazmıştım.
Öldüğünü bilmeden önce hastaneye, öldüğünü öğrendikten sonra da ailesinin eski adresine.
Hepsi saklanmıştı.
Volkan da bana yazmıştı.
Onun mektuplarını ise benim ailem saklamıştı.
“Annemin sandığında babanın ona yazdığı bir mektup da vardı.”
Zarfın içinden sararmış bir kâğıt çıkardı.
Babamın el yazısını hemen tanıdım.
Mektupta açıkça şöyle yazıyordu:
“Aysun onun öldüğüne inanıyor. Böyle kalması herkes için daha iyi.”
Ellerim titremeye başladı.
Yıllarca babamı güçlü, koruyucu ve ailesi için her şeyi yapan biri olarak hatırlamıştım.
Şimdi o hatıraların arasına karanlık bir gölge girmişti.
“Okulda neden çalışıyorsun?” diye sordum.
Volkan hafifçe gülümsedi.
“Emekli oldum. Evde oturmak istemedim. Bir arkadaşım okulda birkaç saatlik iş olduğunu söyledi. Ece’nin senin torunun olduğunu öğrendiğimde tesadüf olduğuna inanamadım.”
“Beni neden doğrudan aramadın?”
“Çünkü hayatını mahvetmekten korktum.”
Bu cümle beni öfkelendirmek yerine garip bir şekilde sakinleştirdi.
“Volkan, benim hayatım mahvolmadı.”
Şaşkınlıkla baktı.
“Evlendim. Çocuklarım oldu. Torunum var. Güzel günlerim de oldu, kötü günlerim de.”
Bir süre sustum.
“Benden çalınan şey hayatım değildi. Gerçeği bilme hakkımdı.”
Volkan başını salladı.
İşte o anda yıllardır içimde taşıdığım şeyin ne olduğunu anladım.
Ben Volkan’ın peşinden kırk iki yıl geç kalmış bir aşkı kovalamıyordum.
Ben on sekiz yaşındaki Aysun’un yarım bırakılmış vedasını arıyordum.
O gün çay bahçesinden birlikte çıktık.
Ama bir çift olarak değil.
İki yaşlı insan olarak, gençliklerinden çalınan gerçeği birbirine geri veren iki eski dost gibi.
Sonraki haftalarda sık sık görüştük.
Volkan bana evlendiğini, bir oğlu olduğunu, yıllar önce eşini kaybettiğini anlattı.
Ben de kendi hayatımı anlattım.
Bazen eski günlere güldük.
Bazen sustuk.
Bir gün Ece, bizi parkta birlikte görünce yanıma koştu.
“Anneanne, bu senin fotoğraftaki arkadaşın değil mi?”
Volkan gülümseyerek kaşının üzerindeki izi gösterdi.
“Galiba beni yakaladın.”
Ece ciddi ciddi düşündü.
“Demek gerçekten ölmemişsin.”
İkimiz de güldük.
Sonra torunum elimi tuttu.
“Anneanne, üzgün müsün?”
Gökyüzüne baktım.
Hayatım boyunca bazı kapıların sonsuza kadar kapandığını düşünmüştüm.
Oysa bazen kapı kapanmıyordu.
Sadece anahtarı yıllarca yanlış insanların cebinde kalıyordu.
Ece’nin elini sıktım.
“Hayır,” dedim. “Artık değilim.”
Çünkü sonunda anlamıştım:
Geçmişi değiştiremezdim.
Babamın yaptığını geri alamaz, annemin sessizliğini silemez, Volkan’la kaybettiğimiz kırk iki yılı geri getiremezdim.
Ama onların yıllar önce benim adıma verdiği kararı artık taşımak zorunda değildim.
Volkan’a döndüm.
“Hatırlıyor musun?” dedim. “Türkiye’nin en küçük evini tutacaktık.”
Güldü.
“Hatırlamaz mıyım?”
Ece merakla araya girdi.
“Sonra ne oldu?”
Volkan bana baktı.
Ben de ona.
Ve ilk kez cevabın canımı acıtmadığını fark ettim.
“Hayat oldu,” dedim.
Sonra torunumun bir elini ben, diğerini Volkan tuttu.
Üçümüz parkın çıkışına doğru yürürken geride kalan kırk iki yılın ağırlığını değil, önümde kalan günlerin değerini düşündüm.
Çünkü bazı hikâyelerin güzel bitmesi için insanların yeniden âşık olması gerekmez.
Bazen sadece gerçeğin ortaya çıkması, yarım kalmış bir vedanın tamamlanması ve insanın geçmişine bakıp sonunda şunu söyleyebilmesi yeterlidir:
“Benden yıllarımı aldınız belki… ama hayatımın geri kalanını nasıl yaşayacağıma artık yalnızca ben karar vereceğim.”

Bir Yorum Yazın