Çocuklarını okutabilmek için elinde avucunda ne varsa sattı.
Mamak’ın dar, çamurlu sokaklarına o sabah o güne dek hiç görülmemiş siyah, resmi ve parlak bir araç girdiğinde, mahalleli perdelerin arkasından fısıldaşarak olan biteni izliyordu. Kapının ardında elinde süpürgesiyle bekleyen elli altı yaşındaki Hatice, yirmi yıllık devasa bir sırrın ve ödenmiş en ağır bedelin sonucunu o gün göreceğinden habersizdi. Titreyen elleriyle sürgüyü çekip kapıyı araladığında nefesi kesildi. Karşısındaki dağ gibi iki adam, uğruna bir ömrü feda ettiği çocukları Murat ve Kerem’di. Büyük oğlu Murat o çamurlu eşikte yavaşça diz çöküp anasının nasırlı ellerini avuçlarına alırken, sokağı saran sessizliği Kerem’in uzattığı üzerinde uçuş arması olan beyaz bir zarf bozdu. “Ana,” dedi Kerem, sesi titreyerek, “yirmi yıl önce sana bir söz vermiştik... Uçuracağımız ilk uçağın en baş köşesi senindir. Göklerdeki yerin hazır.”
Hatice, uzatılan o beyaz zarfı tutarken parmaklarının titremesine engel olamadı. Zarfın üzerindeki altın sarısı armaya bakarken gözleri buğulandı. Yirmi yılın bütün yorgunluğu, beton merdivenleri silerken sızlayan dizleri, soğuk kış gecelerinde çocukları üşümesin diye üstlerine örttüğü kendi yorganı bir anlığına gözünün önünden şerit gibi geçti. Gözünden süzülen bir damla yaş, Murat’ın lacivert üniformasının sırmasına düştü. “Üstüm başım…” diye fısıldadı Hatice mahcubiyetle, tülbentiyle yüzünü saklamaya çalışarak. “Üstümde soğan kokusu, ellerimde un hamuru var. Böyle mi bineceğim o dev gibi teyyareye? Sizi utandırmayayım o kadar şık insanın içinde.” de'vamı diğer sayfada...