saat üçte banyonun aralık kapısından baktım…korkunç sırrı öğrendim..

Hastanenin beyaz, soğuk ışıkları altında zaman sanki asırlardır ilerlemiyordu. Demir koridordaki plastik sandalyeye çökmüş, başını iki elinin arasına almıştı. Ben ise tam karşısında, dimdik ayakta duruyordum. İçimdeki o yaşlı, yorgun ve itaatkâr kadın gitmiş; yerine yılların öfkesini kuşanan, gerçekleri tüm çıplaklığıyla gören bir anne gelmişti. Acil servisin kapısı ağır ağır açıldı. Doktorun yüzündeki o donuk, profesyonel ama bir o kadar da kederli ifadeyi gördüğümde nefesimi tuttum. Elinde, Elif’in evden çıkarken karnına bastırdığı, şimdi ise tamamen kırmızıya bulanmış o küçük havlu vardı.

"Ailenizden biri misiniz?" diye sordu doktor, gözleri ikimizin arasında gidip gelerek.

Demir oturduğu yerden bir ok gibi fırladı. "Ben kocasıyım. Karım nasıl? Nesi var?"

Doktor, Demir’in yüzüne, sonra da üzerindeki şık sabahlığa baktı. "Eşinizin hayati tehlikeyi atlattığını söyleyebilirim," dedi ama sesinde en ufak bir rahatlama yoktu. Aksine, kelimeleri birer tokat gibiydi. "Ancak bebeği kurtaramadık. Karın bölgesine alınan ağır darbeler, ciddi bir travma ve iç kanama sonucu on iki haftalık gebelik sonlanmış. Hastayı hemen ameliyata alıyoruz."

Doktorun cümlesinin sonu koridorun boşluğunda asılı kaldı. Demir’in yüzündeki bütün kan bir anda çekildi. Gözleri irileşti, dudakları aralandı ama tek bir kelime bile edemedi. Dizlerinin bağı çözüldü, sırtını duvara yaslayarak yavaşça hastane zeminine çöktü. Devamı Diğer Sayfada..

FOTO GALERİLER