ÇOOK ayıp fıkra…
Düğün telaşı tamamen bitmiş, uzaktan gelen akrabalar evlerine dağılmış ve evin üzerindeki o tatlı ama yorucu sessizlik çökmüştü. Anadolu’nun ya da büyük şehrin geleneksel aile evlerinde böyle sabahlar her zaman bir parça merak ve tatlı bir heyecanla başlardı. Yaşar Efendi, her zamanki alışkanlığıyla sabah erkenden kalkmış, mutfakta çayı demlemiş ve pencerenin kenarındaki sedire oturup yeni evli oğlu Murat ile gelini Elif’in odadan çıkmasını beklemeye başlamıştı. Saat tam sabahın sekizi olduğunda gözü koridorun sonundaki kapalı kapıya kaydı. İçten içe bir sabırsızlıkla, "Allah Allah, bunlar nerede kaldı yahu? Koskoca güneş doğdu, ortalık aydınlandı ama hâlâ ses seda yok," diye kendi kendine söylendi. Tam o sırada salonda oyuncak bebeğiyle oynayan sekiz yaşındaki küçük kızı Damla, yerinden sıçrayarak neşeyle bağırdı: "Ben biliyorum, ben biliyorum babacım!" Yaşar Efendi, kızının bu yaşta böyle konulara aklının ermesinden ve mahrem meselelere dahil olmaya çalışmasından acayip utandı. Yüzü aniden kızardı, kaşlarını çatarak sertçe fısıldadı: "Terbiyesiz! Sen öyle büyüklere ait işlere karışma bakayım. Hadi yürü odana, oyuncaklarınla oyna, dilini de tut, bir daha böyle şeyler duymayayım!" Damla boynunu büküp odasına çekildi ama yüzündeki o hınzır gülümseme hiç kaybolmadı. Devamı Diğer Sayfada..