Babam, ağır hastalanan erkek arkadaşıma bakabilmek için tıp fakültesini bıraktığım günden sonra benimle konuşmayı tamamen kesti
Babam, ağır hastalanan erkek arkadaşıma bakabilmek için tıp fakültesini bıraktığım günden sonra benimle konuşmayı tamamen kesti — tam 5 yıl sonra, “Seni eve götürmeye geliyorum,” diyerek kapıma dayandı. Ama evimizin içine adım attığı anda olduğu yerde donup kalıp, “Bu gerçek olamaz!” dedi.
“Bu… gerçek olamaz,” diye fısıldadı.
Babamın baktığı yöne döndüm.
Salondaki büyük kitaplığın hemen yanında, çerçevelenmiş bir diploma asılıydı.
Üzerinde benim adım yazıyordu.
Altında da birkaç ay önce çekilmiş mezuniyet fotoğrafım vardı.
Üzerimde beyaz önlük, boynumda stetoskop vardı.
Babam birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra ağır ağır bana döndü.
“Sen…”
Sesi çatladı.
“Sen tıp fakültesini bitirdin mi?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Kaşlarını çattı. Sanki duyduğu cevabı anlayamıyordu.
“Ama… okulu bırakmıştın.”
“Bıraktım.”
“O zaman bu nasıl mümkün?”
Tam cevap verecektim ki koridorun ucundan bir ses geldi.
“Belki önce otursanız daha iyi olur.”
Babam başını çevirdi.
Batu, mutfağın kapısında duruyordu.
Onu son gördüğünden beri neredeyse altı yıl geçmişti.
O zamanlar yüzü çökmüş, bedeni hastalıktan zayıflamış, tek başına birkaç adım atmakta bile zorlanan genç bir adamdı.
Şimdi ise karşısında dimdik duruyordu.
Sağlıklı görünüyordu.
Ama babamı asıl şaşırtan bu değildi.
Batu’nun üzerinde de beyaz önlük vardı.
Elinde hastane kimliği asılıydı.
Babam gözlerini kısıp kimliğe baktı.
“Sen de mi…”
Batu hafifçe gülümsedi.
“Ben doktor değilim. Fizyoterapistim.”
Babam yeniden bana döndü.
“Bana her şeyi anlat.”
Üçümüz salona oturduk.
Yıllardır zihnimde defalarca kurduğum konuşmanın nihayet gerçekleştiğine inanamıyordum.
“Batu iyileşmeye başladıktan yaklaşık bir yıl sonra,” dedim, “okula geri dönmek istedim.”
Babam hemen araya girdi.
“Bana neden söylemedin?”
O soruya cevap vermek kolay değildi.
“Çünkü beni dinlemiyordun.”
Yüzü değişti.
“Aradım seni. Defalarca.”
Babam gözlerini yere indirdi.
“Mesaj bıraktım. Mektup bile gönderdim. Ama sen kararımı verdiğim gün beni hayatından çıkardın.”
Salonda ağır bir sessizlik oldu.
Sonra devam ettim.
“İlk başta geri dönmek kolay değildi. Kaldığım yerden devam edemedim. Bazı dersleri yeniden almam gerekti. Maddi olarak da zorlandık.”
Batu sessizce elimi tuttu.
“Ben iyileşir iyileşmez çalışmaya başladım,” dedi. “O da yeniden okula döndü.”
Babam kaşlarını kaldırdı.
“Peki nasıl geçindiniz?”
Gülümsedim.
“Çok zor.”
Gerçekten de öyleydi.
Yıllarca küçük bir evde yaşadık.
Batu gündüzleri çalıştı, ben derslere girdim. Akşamları özel ders verdim. Hafta sonları bir kafede çalıştım.
Bazen elektrik faturasını ödemek için market alışverişini erteledik.
Bazen gece yarısı makarna yiyip ertesi sabah sınava girdim.
Ama vazgeçmedim.
Çünkü artık doktor olmayı babamın hayalini gerçekleştirmek için değil, kendi istediğim için yapıyordum.
“Geçen yıl mezun oldum,” dedim.
Babamın gözleri yeniden diplomaya kaydı.
“Şimdi?”
“Şimdi aile hekimliği alanında çalışıyorum.”
Babamın dudakları aralandı.
Ama ağzından hiçbir kelime çıkmadı.
Tam o sırada koridordan küçük ayak sesleri duyuldu.
Babam irkildi.
“Anne?”
Dört yaşındaki kızımız Lalin, odasından çıkıp salona geldi.
Elinde boyama kitabı vardı.
Beni görünce koşup kucağıma sarıldı.
“Anne, kırmızı kalemimi bulamıyorum.”
Babamın yüzü bembeyaz oldu.
Bakışları önce Lalin’e, sonra bana, ardından Batu’ya kaydı.
“Bu çocuk…”
Kızımı kucağıma aldım.
“Senin torunun.”
Babam koltuğa yaslandı.
Sanki nefesi kesilmişti.
“Torunum mu?”
“Evet.”
Lalin merakla ona baktı.
“Bu amca kim?”
Bu soru beni hazırlıksız yakaladı.
Beş yıldır babamla konuşmadığım için Lalin onun kim olduğunu bilmiyordu.
Bir an ne diyeceğimi düşündüm.
Sonra babama baktım.
“O senin deden.”
Babamın gözleri doldu.
Lalin ise hiçbir şey olmamış gibi ona yaklaştı.
“Sen benim dedem misin?”
Babam cevap vermeye çalıştı ama sesi çıkmadı.
Sadece başını salladı.
Lalin gülümsedi.
“Benim arkadaşımın da dedesi var. Onu parka götürüyor.”
Babam yüzünü ellerinin arasına aldı.
İlk kez onu ağlarken görüyordum.
Çocukluğum boyunca babam hep güçlü olmuştu.
Dedemin cenazesinde bile gözyaşlarını saklamıştı.
Ama şimdi omuzları titriyordu.
“Beş yıl…” dedi.
“Beş yıl boyunca ben ne yaptım?”
Yanına oturdum.
Babam yüzüme bakmadı.
“Ben senin hayatını mahvettiğini düşündüm.”
“Biliyorum.”
“Seni kurtarmam gerektiğini düşündüm.”
“Biliyorum.”
“Ve bütün bunlar olurken…”
Diplomayı gösterdi.
“Sen yeniden okula dönmüşsün.”
Sonra Batu’ya baktı.
“O iyileşmiş.”
Ardından Lalin’e baktı.
“Bir de benim torunum olmuş.”
Başını iki yana salladı.
“Ben hiçbirini görmedim.”
İçimde yıllardır taşıdığım kırgınlık yeniden yükseldi.
“Çünkü görmek istemedin.”
Babam sustu.
“Ben senden kararımı doğru bulmanı istemedim baba. Sadece benim kararım olduğunu kabul etmeni istedim.”
Gözlerini kaldırdı.
“Ben korktum.”
Bu cevap beni şaşırttı.
“Ne?”
“Senin hayatının benimki gibi olmasını istedim. Çünkü bildiğim tek güvenli yol buydu. Doktor olursun, düzenli bir hayatın olur, saygınlığın olur…”
Derin bir nefes aldı.
“Sen o yoldan çıktığında panikledim.”
“Ve beni cezalandırdın.”
Başını eğdi.
“Evet.”
Batu o sırada sessizce ayağa kalktı.
“Ben Lalin’e kırmızı kalemini bulayım.”
Bizi yalnız bırakmak istediğini anlamıştım.
Lalin’in elinden tutup koridora gittiler.
Babamla baş başa kaldık.
“Beni affedebilir misin?” diye sordu.
O anda içimde garip bir sessizlik oluştu.
Beş yıl boyunca bu cümleyi beklediğimi sanmıştım.
Ama duyunca her şey bir anda düzelmedi.
Kaybettiğimiz doğum günleri vardı.
Mezuniyetim vardı.
Düğünümüz vardı.
Lalin’in doğduğu gün vardı.
Babam bunların hiçbirinde yanımda değildi.
“Şimdi hemen her şey eskisi gibi olacak sanıyorsan olmaz,” dedim.
Başını salladı.
“Biliyorum.”
“Çok kırıldım.”
“Biliyorum.”
“Ve bunu unutamam.”
“Unutmanı istemiyorum.”
İlk kez yüzüme doğrudan baktı.
“Bana sadece bundan sonrasını düzeltme şansı ver.”
Tam o sırada Lalin salona döndü.
Elinde kırmızı kalemi vardı.
Babamın karşısına geçti.
“Dede.”
Babamın gözleri yeniden doldu.
“Efendim?”
“Yarın beni parka götürür müsün?”
Babam bana baktı.
Ben de ona.
O küçücük soru, yıllardır aramızda duran duvardan ilk taşı sökmüştü.
Gülümsedim.
“Eğer annen izin verirse,” dedi babam.
Lalin bana döndü.
“Anne?”
Bir süre düşündüm.
Sonra başımı salladım.
“Gidebilirsiniz.”
Babam ağlayarak gülümsedi.
O gün beni eve götürmek için gelmişti.
Beni başarısız, kaybolmuş ve hayatını yanlış bir karar uğruna harcamış bir kadın olarak bulacağını düşünüyordu.
Ama birkaç saat sonra evimizden ayrılırken yanında götürdüğü tek şey kendi yanılgılarıydı.
Kapının önünde bana sarılmadan önce durdu.
“Seninle gurur duyuyorum,” dedi.
Çocukluğum boyunca bu cümleyi duymak için çalışmıştım.
Ama o gün ilk kez gerçekten anlamlı gelmişti.
Çünkü artık babamın gururuna ihtiyacım yoktu.
Yine de onu duymak güzeldi.
Babam ertesi gün Lalin’i parka götürdü.
Sonraki hafta birlikte kahvaltı yaptık.
Aylar içinde hayatımıza yeniden girdi.
Kaybettiğimiz beş yılı geri getiremedik.
Ama şunu öğrendik:
Bazen bir aileyi asıl parçalayan şey yanlış kararlar değildir.
Birbirini dinlemeyi bırakmaktır.
Ben tıp fakültesini bıraktığım gün hayatımı mahvetmemiştim.
Sadece yolumu değiştirmiştim.
Ve babam yıllar sonra o kapıdan içeri girdiğinde sonunda şunu anladı:
İnsanın hayatında bazı yollar düz gitmez.
Bazen geri dönersin, bazen düşersin, bazen yıllarca gecikirsin.
Ama doğru yere vardığında, nasıl geldiğinin artık hiçbir önemi kalmaz.

Bir Yorum Yazın