İkiz oğullarımı on yedi yaşımdayken doğurdum.
İkiz oğulları üniversite programından eve dönüp annelerine onu bir daha görmek istemediklerini söylediklerinde, Emine’nin hayatı boyunca yaptığı tüm fedakârlıklar sorgulanır. Ama babalarının aniden ortaya çıkmasının ardındaki gerçek, Emine’yi bir seçim yapmaya zorlar: geçmişini korumak mı, yoksa ailesinin geleceği için savaşmak mı? 17 yaşında hamile kaldığımda hissettiğim ilk şey korku değildi. Utançtı. Bebekler yüzünden değildi — isimlerini bile bilmeden önce onları zaten seviyordum — ama kendimi küçültmeyi öğreniyordum. Koridorlarda ve sınıflarda daha az yer kaplamayı, karnımı yemekhane tepsilerinin arkasına saklamayı öğreniyordum. Vücudum değişirken gülümsemeyi öğreniyordum; o sırada etrafımdaki kızlar mezuniyet balosu elbiseleri deniyor, ciltleri pürüzsüz çocuklarla öpüşüyor ve gelecek planları yapıyordu. Onlar mezuniyet dansı fotoğrafları paylaşırken, ben üçüncü derste tuzlu krakerleri midemde tutmayı öğreniyordum. Onlar üniversite başvurularını düşünürken, ben ayak bileklerimin şişmesini izliyor ve mezun olup olamayacağımı merak ediyordum. Benim dünyam peri ışıkları ve balo geceleriyle dolu değildi; lateks eldivenler, devlet destek formları ve sesi kısılmış, loş ultrason odalarıyla doluydu. Emre bana beni sevdiğini söylemişti. Tipik bir altın çocuktu: okul takımının yıldızı, kusursuz dişler ve öğretmenlerin geç verilen ödevlerini bile affetmesini sağlayan bir gülümseme. Ders aralarında boynumdan öper ve ruh eşleri olduğumuzu söylerdi. Hamile olduğumu söylediğimde eski sinemanın arkasında park etmiş haldeydik. Önce gözleri büyüdü, sonra doldu. Beni kendine çekti, saçımın kokusunu içine çekti ve gülümsedi. “Bunun bir yolunu buluruz, Emine,” dedi. “Seni seviyorum. Ve artık... kendi ailemiz var. Her adımda yanında olacağım.” Ama ertesi sabah yok olmuştu. Ne arama vardı, ne not… ne de evine gittiğimde bir cevap. Kapıda sadece Emre’nin annesi duruyordu. Kollarını kavuşturmuş, dudakları ince bir çizgi halinde. “Burada değil, Emine,” dedi soğukça. “Üzgünüm.” Garajdaki arabaya bakakaldığımı hatırlıyorum. “Geri… gelecek mi?” “Batıda akrabalarının yanına gitti,” dedi ve nerede olduğunu ya da nasıl ulaşabileceğimi sormama fırsat vermeden kapıyı kapattı. Emre beni her yerden engellemişti. Şoktan yeni çıkıyordum ki bir daha ondan asla haber alamayacağımı fark ettim. Ama ultrason odasının karanlık ışığında onları gördüm. İki küçük kalp atışı. Yan yana. Sanki el ele tutuşmuş gibi. Ve içimde bir şey yerine oturdu. Kimse gelmese bile ben gelecektim. Gelmek zorundaydım. Ailem hamile olduğumu öğrendiğinde hiç memnun olmadı. İkiz olduğunu söylediğimde daha da utandılar. Ama... Devamı sonraki sayfada...