Oğlumu buz gibi bir bodrumda yerde yatarken buldum.
“Oğlun benim oğlumun partisini mahvetmek için hasta numarası yapıyordu, o yüzden onu bodruma biraz kapattım.”
Ablam Selin bunu mutfakta, elleri mavi kremayla kaplı halde söylediğinde içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Önce bağırmadım. Yapamadım. Ona başka bir dil konuşuyormuş gibi baktım. Karım Aslı arkamdan geliyordu, yüzü bembeyaz, oğlumuz Kerem’i arıyordu gözleriyle.
Kerem sekiz yaşındaydı. O öğleden sonra kuzeni Efe’nin (Selin’in oğlu) doğum günü partisine götürmüştük onu. İkisi de İstanbul Kadıköy’deki aynı ilkokula gidiyorlardı ve ayrılmazlardı. Küçükken kardeş gibiydiler: öğle yemeği kutularını, koleksiyon kartlarını, oyunları ve hatta huysuzluklarını bile paylaşırlardı.
Gitmeden önce Kerem karnının biraz ağrıdığını söylemişti.
— Evde mi kalsak şampiyon? —diye birkaç kez sormuştum.
Başını iki yana sallamıştı. Gözleri yorgundu ama Selin’in özel sipariş verdiği Örümcek Adam piñatasından bahsedince heyecanlanıyordu.
— İyiyim baba. Sadece Efe’yi görmek istiyorum.
Ablama güveniyordum. Annemiz öldükten sonra Selin, babam ve ben çok yakınlaşmıştık. Kerem’e birçok kez bakmıştı. Onu evinde bırakmanın hayatımın en kötü kararı olacağını asla düşünmemiştim.
Aslı ve ben öğleden sonrayı alışveriş yaparak ve sinemaya giderek değerlendirdik. Ama ilk saatten itibaren Selin’i aramaya başladım. Cevap yok. Mesaj attım. Cevap yok. Tekrar aradım. Yine yok.
Kerem’in çantasında taşıdığı acil durum telefonunu da aradım. Yine cevap yoktu.
Önce partinin gürültüsünden duymadıklarını düşündüm. Ama neredeyse üç saat haber alamayınca Aslı endişelendi.
— Hoşuma gitmiyor bu Emre. Hemen gidelim. Devamı Sonraki Sayfada..