Babam vefat ettiğinde
Rıza Bey'in gelmesini beklerken geçen o otuz dakika, hayatımın en uzun, en azap dolu yarım saati oldu. Bahçedeki karton kutulardan birinin üzerine oturmuş, ellerimle yüzümü kapamıştım. Gözyaşlarım benden bağımsız akıyor, ıslak çimlerin üzerine damlıyordu. Başımı kaldırıp eve baktığımda, Berrin’in salonun tül perdesini hafifçe aralayıp bana baktığını gördüm. Yüzünde, bir savaşı kazanmış komutanın o tiksinç kibri vardı. Kendi kendime "Neden baba?" diye fısıldadım. "Beni neden bu kadının insafına bıraktın? Seni bu kadar çok severken, beni bu cehennemde nasıl yalnız bırakabildin?"
Tam o sırada sokağın başında Rıza Bey’in siyah sedan arabası göründü. Araba bahçe kapısının önünde ani bir frenle durdu. Rıza Bey, yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle arabadan indi. Ama beni sakinleştirmek için yanıma koşmak yerine, cebinden telefonunu çıkardı. Bahçeye saçılmış kutuların, açık duran bavulumun ve en önemlisi, pencereden bizi izleyen Berrin’in peş peşe fotoğraflarını çekmeye başladı.
Berrin ne olduğunu anlamak için hemen verandaya çıktı. Yüzündeki o muzaffer gülümseme yerini şaşkınlığa bırakmıştı. "Rıza Bey? Ne yapıyorsunuz siz? Vasiyet okundu ve bitti. Bu ev artık benim, bu arsızın da eşyalarını toplayıp gitmesini beklüyordum!" diye çırladı. Devamı Diğer Sayfada..