Her gece, erkek kardeşimin eşi yastığını alıp odamıza gelirdi ve benimle eşimin arasına uzanırdı.
Elif yine yastığıyla odaya girdiğinde kararlı bir sesle dedim: — Bu gece Murat’la uyu. Elif bembeyaz oldu: — Hayır, Emilia. Ne olur. Anlamıyorsun. — Tam da bu yüzden anlamalıyım. O gece gelmedi. Uzun zamandır ilk defa korkusuz uyuyordum… ta ki yüzümde yabancı bir nefes hissedene kadar. Birden gözlerimi açtım. Levent yatağın kenarında, bana doğru eğilmişti. Gözleri karanlıkta parlıyordu — donuk, derin. Gülümsüyordu ama bu gülümsemede insanlıktan eser yoktu. — Yalnız kalmaman gerek, — dedi fısıltıyla. — Gece uzun. Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Levent yorganıma dokundu, sonra… “çıt.” O ses. Bu sefer Elif’in odasından. Ardından bir çığlık. Sonra sessizlik. Yataktan fırladım, kapıya koştum. Kilitliydi. Yumrukladım, Murat’ı, Elif’i çağırdım, ama kimse cevap vermedi. Sadece dışarıda sürüklenen ağır bir ses. Sanki biri beden taşıyordu. Sabah olduğunda Elif yoktu. Murat camın önünde, bembeyaz, donuk bakışlarla duruyordu. Levent masada kahvesini içiyor, gazete okuyordu. Başını kaldırıp bana baktı ve sakin sesiyle dedi: — Gitti. Evine dönmek istediğini söyledi. O gece kapının altındaki ışık tekrar belirdi. Artık biliyordum — bu Elif değildi. Bu, ondan kalan şeydi. Şimdi Elif her gece aramızda yatıyor. Sadece ben, ince ve soğuk parmaklarının elime dokunduğunu görüyorum karanlıkta. Sanki fısıldıyor: kıpırdama. Ve ben kıpırdamıyorum. Çünkü biliyorum — canavar hâlâ burada. Ve onun yüzü eşimin yüzü.