Altmış üç yaşındaki bir bey beni restorana davet etti
Hikayenin devamı:
– Melis... bilmiyorum... midem altüst oldu... sanırım zehirlendim... – diye kısık sesle konuştu Can. – Kızma bana... bu buluşmayı ne kadar beklediğimi biliyorsun... ama yerimden kalkacak hâlim yok... – sesi titredi, sonra birden ekledi: – Hani senin yanında bir doktor komşun vardı, belki ne yapmam gerektiğini söyler? Ne diyeceğimi bilemedim. – Can, ambulans çağır! Evde misin? – Yok, yok, gerek yok... doktorları yorma... – dedi zor duyulacak bir sesle. – Belki sen bir uğrarsın... birkaç dakikalığına sadece... seni görmek istiyorum... belki yanında olunca iyi gelirim… İçimde bir şey soğudu. O sesi dün sıcak ve samimi bulmuştum ama şimdi içinde tatsız, yapışkan bir şey vardı. – Neredesin şu anda? – diye yavaşça sordum. – Evdeyim... senin için şampanya, peynir hazırladım, akşam yemeği için her şeyi ayarladım... ama şimdi tek başıma yatıyorum... – dramatik bir duraksama verdi. – Lütfen gel... ateşim çıktı... yalnız kalmak istemiyorum. Bir dakika kadar sustum. İçimdeki bir taraf, 'Belki gerçekten hastadır?' diyordu. Ama mantıklı tarafım, 'Dur!' dedi. Belindeki ağrılar, mide sancıları, diz şikayetleri... hepsi bir oyundu. Karşımda sıradan bir adam değil, küçük bir dramın yönetmeni vardı. – Can, bugün gelemem sanırım, – dedim kararlı bir sesle. – Bir doktor çağır. Sessizlik. Sonra bir iç çekiş: – Evet... bana sadece acıyacak biri lazımdı zaten... hem kim ister senin gibi huysuz bir kadını... – derken hat kesildi. Telefonu elimde tuttuğumda sanki hâlâ o sahte sesin ağırlığı vardı. Yavaşça ayağa kalktım, aynaya döndüm ve bordo elbisemle kendime baktım. Birdenbire içimde acıyla karışık bir gülme geldi. Elbisemi çıkardım, makyajımı sildim, çay demledim ve pencereyi açtım....