Altmış üç yaşındaki bir bey beni restorana davet etti
Hava akşam yağmuru kokuyordu. Aşağıda biri köpeğini gezdiriyor, arabaların farları yanıp sönüyordu. Bu sıradanlıkta gerçek bir huzur vardı. Ertesi gün Meral aradı: – Eee, o 'örnek dul'la randevun nasıl geçti? Güldüm. – Hastalandı. Ama bedenen değil. – Yine mi öyle birine denk geldin? – diye şaşkınlıkla sordu. – Evet, ama bu kez yalanın kokusunu erken fark ettim, – dedim kahvemi yudumlayarak. – Ve biliyor musun? Hayal kırıklığı hissetmiyorum. Tam aksine — rahatlama. Meral kısa bir kahkaha attı: – Altmıştan sonraki adamlar delirmekten vazgeçmiyor. Ama iyileri de var. Belki bir dahaki sefere tıbbi hikayeler olmadan olur? – Kesinlikle, – diye güldüm. – Bir dahaki sefere psikolojik rapor isteyeceğim. İkimiz de kahkaha attık. Sonra yalnız kaldım ve bilgisayarımı açtım. Can’ın mesajlarını, fotoğraflarını, sabah selamlarını sildim. Derken yeni bir mesaj pencerede belirdi. 'Merhaba! Adım Serkan. Seyahat etmeyi sever misiniz?' Bir an tereddüt ettim. Sonra yazdım: 'Severim. Özellikle daha önce hayal kırıklığı yaşamadığım yerlere.' Uzun zamandır ilk kez ne aynaya ne anılara, sadece kendime gülümsedim — artık mutluluğun sadece bir kez yaşanmadığını öğrenen hâlime. Dışarıda şehir uğulduyordu. Çaydanlığı ocağa koydum, fincana birkaç yasemin yaprağı attım ve düşündüm: En sahte hikâyelerden sonra bile bu dünya hâlâ kendi gerçek hikâyeni yazma şansı veriyor.