Anneleri öldükten sonra üç kızımı tek başıma büyüttüm… Ama kızlarımdan biri on altıncı yaş gününde bana uzattığı bir mektupla hayatımı altüst etti.
“Sevgilim, canım kocam... Ve benim henüz dünyayı yeni tanımaya çalışan, koklamaya doyamadığım üç güzel çiçeğim; Merve’m, Derin’im, Masal’ım..."
Mektubun ilk satırları bile mutfaktaki havayı tamamen değiştirdi. Kızlar hıçkırıklarını tutmaya çalışarak birbirlerine sarıldılar. Okumaya devam ettim:
“Bu mektup elinize geçtiğinde, muhtemelen kızlarım genç birer kadın olmuş, on altı yaşına basmış olacaklar. Kocacığım, biliyorum şu an büyük bir şok içindesin. 'Bu nasıl olur?' diye soruyorsun. Sana gerçeği anlatmama izin ver.
Kızlarımızın doğumundan kısa bir süre sonra, hani o halsizliklerim yüzünden hastaneye gittiğim günleri hatırlıyor musun? Doktorlar bana kalbimle ilgili ciddi bir rahatsızlık teşhisi koymuşlardı. Durumumun kritik olduğunu, her an kalbimin durabileceğini söylediler. Bunu senden sakladım, çünkü zaten üç bebekle gece gündüz koşturuyor, bizim için didiniyordun. Bir de benim ölüm korkumla omuzlarına bir yük daha bindirmek istemedim.
O günlerde, eğer bir gün aniden bu dünyadan göçüp gidersem, kızlarım büyüdüğünde onlara kendimden bir parça bırakmak istedim. Oturdum, bu mektubu yazdım. Annemin en yakın arkadaşı olan ve Ankara’da noterlik yapan Handan Abla’ya emanet ettim. Ona sıkı sıkıya tembihledim: 'Eğer bana bir şey olursa, bu mektubu kızlarımın on altıncı yaş gününde onlara postala.'
Handan Abla sözünü tuttu. Evet sevgilim, ben belki o fırtınalı gecede, kalbimin direksiyonda aniden durması sonucu kaza yaparak aranızdan ayrıldım... Ama ruhum ve sevgim asla sizden ayrılmadı. Babanız size yalan söylemedi, o sadece benim acı dolu kaderimi ve sizin geleceğinizi sırtında taşıdı.”
Sevginin Zamansızlığı
Mutfakta sadece ağlama sesleri vardı. Ama bu kez bu sesler acının değil, muazzam bir rahatlamanın ve sevginin gözyaşlarıydı. Kızlarım bana baktılar. Gözlerindeki o şüphe, yerini sonsuz bir minnete ve şefkate bırakmıştı. Merve boynuma atıldı, ardından Derin ve Masal da bize katıldı. Dördümüz, mutfağın ortasında, Zeynep’in on dört yıl önce kaleme aldığı sevgi çemberinin içinde birbirimize kenetlendik.
Mektubun son sayfasını Merve eline aldı ve annesinin geri kalan sözlerini kendi sesiyle okumaya devam etti:
“Kızlarım... Babanıza iyi bakın. O, dünyadaki en fedakâr, en sevgi dolu adamdır. Sizi büyütürken ne kadar zorlanacağını biliyorum ama ona olan güvenim tam. Saçlarınızı örerken canınızı yakarsa onu affedin, o sadece sizi çok seviyor. Bu mektup size geçmişten gelen bir sarılmadır. Doğum gününüz kutlu olsun meleklerim. Anneniz sizi her zaman izliyor olacak.”
Tavan arasındaki o paslı metal kutuya baktım; pirinç kilidi kırılmıştı ama artık bir anlamı yoktu. Yıllarca sakladığım o kutu acının ve kaybın sembolüydü. Ancak o gece, içinden çıkan mektup sayesinde geçmişin karanlığı dağılmış, yerini geleceğe tutulan sıcak bir ışığa bırakmıştı. Zeynep gitmişti ama arkasında bıraktığı en büyük miras, birbirimize olan sarsılmaz bağımızdı. Kızlarımın ellerini tuttum, gözlerinin içine baktım ve "Anneniz haklı," dedim. "Biz her zorluğu birlikte aştık, bundan sonra da hep birlikte olacağız."
Mutfaktaki saatin tik takları yeniden duyulmaya başlamıştı ama artık zaman bizi eskitmiyor, aksine ruhumuzu iyileştiriyordu. Masanın üzerindeki o eski zarf ve kurumuş papatya, on dört yıllık bir özlemin en güzel cevabıydı. Kızlarımın yüzündeki o şüphe bulutları tamamen dağılmış, yerini annelerinin zamansız sevgisine bırakmıştı. Fabrikadaki o zorlu yıllar, uykusuz geceler ve döktüğüm her damla alın teri bu an için helal olsun diye geçirdim içimden. Biz artık eksik bir aile değildik; Zeynep mektubuyla aramıza dönmüş, bizi sonsuza kadar bir arada tutacak o sihirli kelimeleri fısıldamıştı.