Çocukluk aşkımla, doktorlar ona yalnızca birkaç ay ömrü kaldığını söyledikten sonra hastane odasında evlendim.

"Hasta, eşine bilgi verilmesini istemediğini özellikle belirtmiştir."

Bir an öfkelendim.

Bunca zamandır neden bana güvenmemişti?

Tam o sırada ahşap kutunun içinde katlanmış başka bir kâğıt buldum.

Bu kez doktorun el yazısıyla yazılmıştı.

"Sayın Zeynep, Mert bu mektubu yalnızca siz gerçeği tesadüfen öğrenirseniz vermemi istedi. Kararı tamamen sizi koruma isteğinden kaynaklanıyordu. Çünkü tedaviye başlarsa yaşayacağı acıları sizin de yaşamanızı istemiyordu. Tedaviyi reddederse birlikte huzurlu zaman geçirmek istiyordu. Son kararını ise sizinle evlendikten sonra vermeye söz verdi."

Gözyaşlarım durmadan akıyordu.

Demek hemşirenin bahsettiği "plan" buydu.

Ne kaçırılan bir servet...

Ne gizli bir ilişki...

Ne de bambaşka bir aile...

Sadece bana yük olmak istemeyen adamın sessiz fedakârlığı.

Sabah olduğunda Mert uyandığında mektubu masanın üzerine bıraktım.

Yüzündeki ifade bir anda değişti.

"Okudun."

Başımı salladım.

"Neden?"

Gözlerini kapattı.

"Seni umutla kandırmak istemedim."

"Bu kandırmak değildi."

"Ya başarısız olsaydı?"

"Birlikte başarısız olurduk."

Sessizlik çöktü.

Dakikalar sonra elimi tuttu.

"Çok korkuyordum."

"Ben de korkuyorum."

"Ya tedavi beni senden tamamen alırsa?"

Elini iki elimin arasına aldım.

"Hiç denemezsen zaten seni kaybedeceğim."

Uzun süre konuşmadık.

Sonunda derin bir nefes verdi.

"O zaman deneyelim."

Ertesi hafta başka bir hastaneye sevk edildi.

Tedavi gerçekten zordu.

Saçları döküldü.

Kilosu hızla azaldı.

Bazen günlerce konuşamayacak kadar bitkin oluyordu.

Bir ara doktorlar umutlarını neredeyse tamamen kaybetmişti.

Ama Mert vazgeçmedi.

Ben de...

Her kemoterapi seansında yanındaydım.

Her gece elini tuttum.

Her kötü tahlilde birlikte ağladık.

Her küçük iyi haberde birlikte güldük.

Aylar sonra ilk kez doktor yüzünde gülümsemeyle odamıza girdi.

"Tedavi beklediğimizden daha iyi cevap vermeye başladı."

Bu cümleyi ömrüm boyunca unutmayacağımı biliyordum.

Tam anlamıyla iyileşmesi uzun sürdü.

Aradan iki yıl geçti.

Kontroller hâlâ devam ediyordu.

Kanser tamamen yok olmuş demek için erkendi ama hastalık büyük ölçüde gerilemişti.

Bir sonbahar akşamı Mert beni çocukluğumuzda sık sık gittiğimiz parka götürdü.

Eski bank hâlâ yerindeydi.

Çantasından o siyah papyonu çıkardı.

Gülerek boynuna taktı.

"Bu papyon bana uğur getirdi galiba."

Ben de yıllar önce hastane nikâhında taktığım duvağın küçük parçasını çantamdan çıkardım.

"Ben de bunu sakladım."

Birbirimize bakıp uzun süre hiçbir şey söylemedik.

Sonra Mert sessizce konuştu.

"O hemşire olmasaydı belki de korkularım yüzünden tedaviyi hiç kabul etmeyecektim."

Başımı salladım.

"Evet. Ama asıl bizi kurtaran şey onun fısıltısı değil, sonunda birbirimize gerçeği söyleyebilmiş olmamızdı."

O gün anladım ki bir evliliği ayakta tutan şey yalnızca sevgi değildi.

En karanlık anlarda bile birbirinden gerçeği saklamayacak kadar cesur olabilmekti.

Hastane odasında edilen o sade nikâh, hayatımızın sonu değil; birbirimize duyduğumuz güven sayesinde başlayan ikinci hayatımızın ilk günü olmuştu.

FOTO GALERİLER