78 Yaşındaki Tatlı Komşumun Cenazesinde Bana Bıraktığı Anahtarla Bahçesine Girdim! Kulübede Gördüklerimle Çığlık Atıp 112'yi Aradım..
Birkaç yıl önce bu sakin mahalleye taşındığımda, elinde dumanı tüten bir tepsi börekle kapımı çalan ilk kişi Nimet Teyze'ydi. Benden iki ev aşağıda oturan, 78 yaşında, pamuk gibi tatlı ve arkadaş canlısı bir kadındı. Kocasını yıllar önce kanserden kaybettiğini ve o zamandan beri bir başına yaşadığını söylemişti. Bahçesindeki çimler her zaman kusursuzdu, çiçekleri rengarenkti ve mahalledeki herkes onun o harika yemeklerine bayılırdı.
Ama beni içten içe hep şaşırtan bir şey vardı: Evine bugüne kadar tek bir misafir bile davet etmemişti. Dahası, tek bir akrabasının bile onu ziyarete geldiğini HİÇ görmemiştim. Arka bahçesinde, kapısında kocaman paslı bir kilit olan eski, ahşap bir kulübe vardı. Çitlerin arkasında çok dikkat çekmiyordu ama o bakımlı ve kusursuz evin bahçesinde, o döküntü kulübe gerçekten tuhaf duruyordu. Yine de başkasının özeline burnumu sokmak istemediğim için hiç lafını etmedim.
Ta ki birkaç gün önce Nimet Teyze aniden vefat edene kadar.
Cenaze namazından sonra kalabalık dağılırken, daha önce buralarda hiç görmediğim 11-12 yaşlarında küçük bir kız koşarak yanıma geldi. Adımı teyit ettikten sonra elime eski bir zarf tutuşturdu: "Nimet Teyze bunu bugün, tam da cenaze gününde sana vermemi vasiyet etti."
Şaşkınlıkla zarfı açtım. İçinden ağır, paslı bir anahtar ve katlanmış bir not düştü. Notu satır satır okurken dizlerimin bağı çözüldü: "Bunu mezara kadar bir sır olarak saklamalıydım. Ama yapamıyorum. Yıllardır senden sakladığım o korkunç gerçeği artık bilmelisin. Kulübemin kapısını açtığında her şeyi kendi gözlerinle görecek ve anlayacaksın."
Beynim uyuşmuştu. Dünyalar tatlısı Nimet Teyze neden bahsediyordu ve bu karanlık sırrın benimle ne ilgisi olabilirdi? Bunu kesinlikle görmezden gelemezdim. Herkes dağıldıktan sonra, kimseye görünmeden arka bahçesine gizlice sızdım. Elimdeki anahtarı o paslı kilide sokup çevirdim.
Kulübenin içi ağır bir küf kokuyordu ve her yer kalın, tozlu örtülerle kaplıydı. Odanın tam ortasında, devasa boyutta, üzeri yine eski bir çarşafla örtülmüş dev bir nesne duruyordu. Nefesimi tutup titreyen ellerimle o örtüyü bir hışımla çektim... Ve o saniye kendi çığlığımla irkilerek dehşet içinde geriye doğru tökezledim.
Çarşafın altından çıkan şey, ön kaputu tamamen ezilmiş, sağ farı paramparça olmuş, üzeri yılların tozuyla kaplı koyu lacivert bir sedan arabaydı! Plakası sökülmüştü ama benim bu arabayı tanımam için bir plakaya ihtiyacım yoktu. Sağ silecek camının arasına sıkışmış, solmuş bir kumaş parçası vardı. Eşimi, hayat arkadaşım Tolga’yı benden alan o korkunç yağmurlu gecede boynunda olan gri kaşkolun ta kendisiydi bu!
Dört yıl önce... Tolga ile evliliğimizin henüz ikinci yılındayken, marketten ekmek almak için çıktığı o lanet olası akşamda bir vurkaç kurbanı olmuştu. Polis günlerce, aylarca o lacivert arabayı aramış ama sürücü sanki yer yarılıp içine girmiş gibi hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Tolga’nın ölümünün ardından o şehri, o anılarla dolu evi terk edip bu sakin, huzurlu mahalleye, acılarımdan kaçmak için taşınmıştım. Ve taşındığım ilk gün, bana o sıcak, şefkatli gülümsemesiyle, elinde dumanı tüten böreğiyle "Hoş geldin kızım" diyen kişi Nimet Teyze'ydi Devamı icin sonraki sayfaya geciniz...