Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, titreyen ellerimle telefonun tuşlarına basıp 112'yi aradım. Karşımdaki operatöre ne söylediğimi bile zar zor hatırlıyordum; "Buldum," diye hıçkırıyordum, "Kocamın katilini buldum!"
Telefonu kapattıktan sonra dizlerimin üzerine çöktüm. Arabanın ön camının ardında, şoför koltuğunun üzerinde duran kalın, siyah kapaklı bir defter gözüme çarptı. Sürücü kapısı kilitli değildi. Kapıyı büyük bir gıcırtıyla açıp o tozlu defteri aldım. Sayfaları çevirdikçe Nimet Teyze'nin o tonton, tatlı yaşlı kadın maskesinin ardındaki karanlık, korkak ve hastalıklı ruhu tüm çıplaklığıyla yüzüme çarpıyordu.
Defter bir itirafnameydi. O yağmurlu gece, direksiyon başında uyuya kaldığını, gözünü açtığında her şey için çok geç olduğunu yazmıştı. Tolga'yı vurduktan sonra korkudan duramadığını, arabayı bu eski kulübeye sakladığını itiraf ediyordu. "O gece sadece o genci değil, kendi ruhumu da öldürdüm," diye başlıyordu satırlar. "Vicdan azabı beni her gece diri diri yaktı. Kimi kimsesi var mı diye araştırdığımda seni buldum. Genç yaşında dul bıraktığım, hayatını kararttığım o zavallı kızı... Hapishanede ölmeyi göze alamayacak kadar korkaktım ama senin acını hafifletebilmek için kalan ömrümü sana adamaya karar verdim. Sen bu mahalleye tesadüfen taşınmadın; emlakçıya yüksek bir komisyon verip seni benim evime yakın bu adrese ben yönlendirdim."
Satırları okudukça midem bulanıyordu. Benim en zor günlerimde, yas tutarken başımı omzuna dayayıp ağladığım o kadın, aslında döktüğüm bütün o gözyaşlarının ana sebebiydi. Çiçekleri zamanında eken, mükemmel çimlere sahip o tatlı komşum, kocasının değil, kendi insanlığının yasını tutuyordu. Bana getirdiği her kap yemek, bana ettiği her tebessüm vicdanını rahatlatmak için oynadığı iğrenç bir tiyatroydu. Evine kimseyi almamasının nedeni yalnızlığı değil, bahçesindeki bu devasa, paslı demir yığınının ardındaki o kanlı sırdı.
Çok geçmeden polis sirenleri mahallenin o meşhur sessizliğini bıçak gibi kesti. Ekipler arka bahçeye doluştuğunda, ben elimde o siyah kapaklı defterle, kocamın kanını taşıyan o arabanın yanında öylece donakalmıştım. Polisler olay yerini sarı şeritlerle çevirirken, mahalleli şaşkınlık içinde pencerelere dökülmüş, o "melek" gibi bildikleri komşularının bahçesinden çıkan dehşeti izliyorlardı.
O gece karakolda saatlerce ifade verdim. Yıllardır kapanmayan o tozlu dosya, 78 yaşındaki tatlı bir ninenin bahçesinde nihayet çözülmüştü. Ertesi sabah mahalleye döndüğümde, Nimet'in o kusursuz bahçesi polislerin çizmeleri altında ezilmiş, çiçekleri tarumar olmuştu. Çitlerin arkasındaki o eski kulübenin kapısı artık ardına kadar açıktı. Derin bir nefes aldım ve yıllardır göğsümde oturan o ağır taşın yavaşça kalktığını hissettim.
Bazen en korkunç canavarlar karanlık sokaklarda, yüzlerinde maskelerle dolaşmazlar. Bazen onlar, elinde bir tepsi taze kurabiyeyle kapınızı çalan, size en şefkatli gülümsemesini sunan ve gözlerinizin içine bakarak "Hoş geldin" diyen insanların ta kendisidir. Kocam Tolga geri gelmeyecekti, bunu biliyordum; ama en azından o paslı kilidin ardında saklanan adalet yıllar sonra da olsa gün yüzüne çıkmıştı. Artık Tolga huzur içinde uyuyabilirdi. Ben ise, o korkunç mahalleden sonsuza dek taşınmak üzere eşyalarımı toplamaya çoktan başlamıştım.