Benim adım Meryem. 70 yaşındayım ve bu satırları gözyaşları içinde, koca bir ömrün nasıl boşa harcandığını anlatmak için yazıyorum. Yirmi yaşımda eşim Nihat ile evlendiğimde dünyalar benimdi. Ancak Nihat, son derece baskın ve kendi kurallarını dikte eden bir adamdı. Evliliğimizin ilk yıllarından itibaren benim ailemden, anne babamdan ve kız kardeşimden nedensizce hoşlanmamaya başladı. "Onlar bizim huzurumuzu bozuyor, çok sık gelip gitmesinler" diyerek aramıza görünmez duvarlar ördü. Ben ise o dönemler gençliğin verdiği toylukla, "Aman yuvam yıkılmasın, aman kocam üzülmesin, evde huzursuzluk çıkmasın" diyerek hep ona boyun eğdim. Önce bayram ziyaretlerini seyrekleştirdim, sonra telefonları azalttım. Annem hastalandığında kocam surat asıyor diye yanına gidip günlerce kalamadım. Babam vefat ettiğinde cenazesine sadece birkaç saatliğine katılıp kocamın zoruyla eve döndüm. Kendi öz kız kardeşim Ayşe'nin düğününe bile "Nihat istemiyor" diyerek gitmedim. Yıllar yılları kovaladı, kocamın kurduğu o altın kafeste ailemden tamamen koptum.
İki yıl önce Nihat aniden kalp krizinden vefat edince, o çok korumaya çalıştığım "huzurlu yuvam" devasa, buz gibi bir hapishaneye dönüştü. Ne kapımı çalan bir dostum ne de arayan bir akrabam kalmıştı. Geçen bayram sabahı, o koca evde tek başıma oturmuş pencereden dışarı bakarken, yalnızlığın o kahredici ağırlığı omuzlarıma çöktü. Ta ki kapı zili çalana kadar...