Gelinim, ikiz torunlarını 10 yıl boyunca terk ettikten sonra tam velayetlerini istedi—ama çocuklardan birinin hâkime söylediği 5 kelime, bütün mahkeme salonunu sessizliğe gömdü.
gün sonra bir arkadaşına yazmıştı.
Mektupta çocukları istemediğini açıkça söylüyordu.
Hayatına yeniden başlamak istediğini, ikizleri bana bırakacağını ve bir daha geri dönmeyi düşünmediğini yazmıştı.
En ağır cümle ise sonundaydı.
“Sevim onları büyütür. Ben artık anne olmak istemiyorum.”
Elimi ağzıma götürdüm.
Onca yıl boyunca Handan’ın çocukları bırakıp gitmesinin acısını içime atmıştım ama o cümleyi görmek başka bir şeydi.
Yiğit de ayağa kalktı.
“Bir şey daha var,” dedi.
Hâkim ona döndü.
Yiğit cebinden telefonunu çıkardı.
Handan’ın yüzündeki korku daha da büyüdü.
“Telefonunuzu mahkeme görevlisine verin,” dedi hâkim.
Yiğit telefonu uzattı.
Sonra bana baktı.
“Babaanne, bunu sana söylemedik çünkü üzülmeni istemedik.”
İçimde kötü bir his oluştu.
“Ne oldu oğlum?”
Yiğit derin bir nefes aldı.
“Annem birkaç hafta önce bizi okul çıkışında bekledi.”
Şaşkınlıkla Handan’a baktım.
Bundan hiç haberim yoktu.
Mertcan devam etti.
“Bize seni seçmezsek çok zengin yaşayacağımızı söyledi.”
Mahkeme salonunda fısıldaşmalar başladı.
“Bize yeni telefonlar, motorlar, özel okul sözü verdi,” dedi Yiğit. “Sonra şirketin bir gün zaten bizim olacağını söyledi.”
Handan’ın avukatı başını önüne eğdi.
Selçuk Bey ise dikkatle dinliyordu.
“Biz ona inanmadık,” diye devam etti Mertcan. “Bu yüzden telefonumdan ses kaydı aldım.”
Mahkeme görevlisi kaydı açtı.
Handan’ın sesi salonda yankılandı.
“Babaanneniz yaşlı. Şirket yakında size kalacak. Ben annenizim. Benimle gelirseniz hepimiz rahat ederiz.”
Ardından Mertcan’ın sesi duyuldu.
“Peki ya babaanne?”
Handan’ın cevabı geldi.
“O kendi başının çaresine bakar.”
Gözlerim doldu.
Handan ise artık yere bakıyordu.
Kayıt devam etti.
“Mahkemede benimle yaşamak istediğinizi söyleyin. Geri kalanını ben hallederim.”
Hâkim kaydı durdurdu.
Salonda çıt çıkmıyordu.
Handan’ın avukatı ayağa kalktı.
“Sayın hâkim, müvekkilimle kısa bir ara talep ediyorum.”
Hâkim birkaç saniye düşündü.
“Talebiniz reddedildi.”
Sonra Handan’a baktı.
“Bu kayıt hakkında söylemek istediğiniz bir şey var mı?”
Handan’ın dudakları titredi.
“Ben sadece çocuklarımla bir bağ kurmaya çalışıyordum.”
Mertcan ilk kez ona doğrudan baktı.
“On yıl neredeydin?”
Bu soru Handan’ı susturdu.
Mertcan devam etti.
“İlkokula başladığımız gün neredeydin?”
Handan cevap veremedi.
“Yiğit kolunu kırdığında neredeydin?”
Sessizlik.
“Ben zatürre olduğumda babaannem üç gece hastane sandalyesinde uyudu. Sen neredeydin?”
Handan’ın gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
Ama bu kez salondaki hiç kimse onun gözyaşlarından etkilenmiş görünmüyordu.
Mertcan sesi titreyerek,
“Anne olmak doğurmaksa evet, bizi sen doğurdun,” dedi. “Ama bizim annemiz gibi davranan kişi babaannemizdi.”
O an dayanamadım.
Başımı eğip ağlamaya başladım.
Yiğit yanıma geldi ve elimi tuttu.
Hâkim duruşmaya kısa bir ara verdi.
Koridora çıktığımızda bacaklarım titriyordu.
Mertcan yanıma geldi.
“Kızmadın değil mi babaanne?”
Onu kollarımın arasına aldım.
“Size nasıl kızabilirim?”
“Belgeleri senden sakladık.”
“Beni korumaya çalıştınız.”
Yiğit de bize sarıldı.
O anda on yıl önce kapımda pijamalarıyla duran iki küçük çocuğu hatırladım.
Biri oyuncak dinozoruna sarılmıştı.
Diğerinin yanında siyah bir çöp poşeti vardı.
O gün onlara bir söz vermiştim.
Ne olursa olsun yalnız kalmayacaklardı.
Duruşma yeniden başladığında hâkim kararını açıkladı.
Handan’ın tam velayet talebi reddedildi.
Çocukların yıllardır benim yanımda kurduğu düzenin korunmasına karar verildi.
Handan’ın çocuklarla görüşmesi ise uzman gözetiminde ve onların isteğine bağlı olarak sınırlandırıldı.
Ayrıca yıllardır ödenmeyen nafaka borçlarının yeniden incelenmesine karar verildi.
Handan karar okunurken hiç konuşmadı.
Duruşmanın sonunda ayağa kalktı ve çıkışa doğru yürüdü.
Kapıya geldiğinde durdu.
Arkaya baktı.
“Çocuklar…”
Mertcan ve Yiğit ona baktı.
Handan’ın söyleyecek çok şeyi varmış gibi görünüyordu.
Fakat sonunda yalnızca,
“Özür dilerim,” diyebildi.
Yiğit cevap vermedi.
Mertcan ise sakin bir sesle,
“Belki bir gün gerçekten özür dilersin,” dedi.
Handan gözlerini yere indirip salondan çıktı.
Eve döndüğümüzde saat akşamı geçmişti.
Mutfağa girdim.
On yıl boyunca geceleri çay hazırladığım o küçük mutfak artık şirketimin ilk günlerindeki hâlinden eser taşımıyordu.
Ama bir köşede hâlâ eski çay kutularımdan biri duruyordu.
Mertcan kutuyu açtı.
İçinden küçücük, yıpranmış oyuncak dinozoru çıkardı.
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Bunu hâlâ saklıyor musun?”
Gülümsedi.
“İlk geldiğimiz gece elimdeydi.”
Yiğit de gülümsedi.
“Benim çöp poşetimi de saklamış olsaydın tam olurdu.”
Üçümüz birden güldük.
Sonra Mertcan ciddileşti.
“Babaanne, şirketi gerçekten bize mi bırakacaksın?”
“Bir gün size kalabilir.”
Başını salladı.
“Ben şirketi istemiyorum.”
“Niye?”
“Sen varken hiçbir şeyin kalmasına ihtiyacım yok.”
Boğazım düğümlendi.
Yiğit de yanıma oturdu.
“Biz zaten en değerli şeyi aldık.”
“Ne aldınız?”
Yiğit elimi tuttu.
“Bir ev.”
O gece anladım ki Handan’ın en büyük yanılgısı şirketimin değerini para ile ölçmesiydi.
Oysa benim kurduğum en büyük şey Karaca Doğal Çaylar değildi.
İki korkmuş çocuğun yeniden güvenebildiği bir yuva kurmuştum.
On yıl önce Handan kapımdan ayrılırken bana,
“Sen emeklisin. Yapacak başka bir işin yok,” demişti.
Belki de hayatım boyunca bana söylenen en yanlış cümle buydu.
Çünkü o gün yapacak çok önemli bir işim vardı.
İki çocuğa terk edilmediklerini göstermek.
Onlara aile olmanın aynı soyadı taşımaktan daha fazlası olduğunu öğretmek.
Ve yıllar sonra mahkeme salonunda bunu benim söylememe bile gerek kalmadı.
Mertcan beş kelimeyle her şeyi anlatmıştı.
Çünkü bir çocuğun gözünde gerçek anne ya da gerçek aile, onu dünyaya getiren kişi değil…
Dünya başına yıkıldığında yanında kalmayı seçen kişidir.
Bir Yorum Yazın