HAYATIM BOYUNCA İKİZ KARDEŞİM VE BEN, ÖZ ANNEMİZİN BİZİ 3 YAŞINDAYKEN TERK ETTİĞİNE İNANDIK. AMA 20 YIL SONRA EVLATLIK ANNEMİZİN GÜLEREK, “ANLATTIĞIM HER ŞEYE İNANDILAR. HER ŞEY TAM PLANLADIĞIM GİBİ OLDU,” DEDİĞİNİ DUYDUM.
“Çünkü ilk kez, öz annemizin bizi neden gerçekten kaybettiğini ve Jale’nin 20 yıl önce ne yaptığını anlamaya başlıyordum…”
Jale’nin ardından söylediği cümle hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
“Onları bulamaz. Çünkü Suzan hâlâ çocuklarının öldüğünü sanıyor.”
Elimdeki pasta kutusu parmaklarımın arasından kaydı.
Kutunun köşesi duvara çarptı ve içindeki pasta yana doğru devrildi. Çıkan ses mutfaktaki konuşmayı bir anda kesti.
“Kim var orada?” diye bağırdı Jale.
Artık saklanmanın anlamı yoktu.
Duvarın arkasından çıktım.
Jale beni görünce yüzündeki bütün renk çekildi. Mualla ise sandalyesine tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı.
“Sinan…” dedi.
Ben Jale’ye bakıyordum.
“Ne demek Suzan çocuklarının öldüğünü sanıyor?”
Jale birkaç saniye konuşamadı.
Sonra toparlanmaya çalışarak,
“Yanlış duydun,” dedi.
“Her şeyi duydum.”
“Sinan, şimdi açıklayabilirim.”
“Yirmi yıldır açıklamadığın şeyi şimdi mi açıklayacaksın?”
Sesim öyle sert çıkmıştı ki kendimi bile tanıyamadım.
Telefonumu cebimden çıkardım ve Tufan’ı aradım.
“Şimdi buraya gel,” dedim.
“Neden?”
“Hayatımızla ilgili bildiğimiz her şey yalanmış.”
Tufan yarım saatten kısa sürede eve geldi.
Kapıdan girer girmez yüzüme baktı.
“Ne oldu?”
Ben cevap vermeden Jale,
“İkiniz de oturun,” dedi.
Tufan ona döndü.
“Bana emir verme. Sinan bana telefonda öz annemizle ilgili bir şeyler söyledi.”
Jale derin bir nefes aldı.
Sonunda anlatmaya başladı.
Suzan, Jale’nin üniversite yıllarından tanıdığı bir kadındı.
İkisi bir dönem yakın arkadaş olmuşlardı.
Suzan genç yaşta evlenmiş ve birkaç yıl sonra Tufan’la bana hamile kalmıştı. Ancak hamileliği sırasında kocasını bir trafik kazasında kaybetmişti.
İkizleri tek başına büyütmeye çalışmıştı.
“Peki sen bunun neresindesin?” dedim.
Jale gözlerini yere indirdi.
“Nihat’la yıllarca çocuğumuz olmadı.”
Tufan acı bir kahkaha attı.
“Bunun bizimle ne ilgisi var?”
Jale cevap vermedi.
Mualla dayanamayıp araya girdi.
“Jale çocuk sahibi olmayı takıntı haline getirmişti.”
Jale annesine öfkeyle baktı.
“Anne, yeter!”
“Hayır,” dedi Mualla. “Yirmi yıl sustum. Artık yeter.”
Sonra bize döndü.
Suzan, biz üç yaşındayken ağır bir zatürre geçirmiş ve haftalarca hastanede kalmıştı. O süreçte çocuklarına geçici olarak bakacak birini aramıştı.
Jale yardım etmeyi teklif etmişti.
Bizi kendi evine almıştı.
Suzan iyileştiğinde çocuklarını geri almak için geldiğinde ise Jale çoktan bir plan yapmıştı.
“Ne yaptın?” diye sordum.
Jale’nin dudakları titriyordu.
“Suzan’ın psikolojik olarak çocuklara bakamayacağına dair raporlar düzenlettim.”
Tufan ayağa fırladı.
“Ne?”
Jale ağlamaya başladı.
“Nihat bilmiyordu!”
“Babamızı karıştırma!” diye bağırdım. “Sen ne yaptığını söyle!”
Jale devam etti.
Tanıdığı bir doktor ve bir avukatın yardımıyla Suzan’ın depresyonda olduğunu, çocukları ihmal ettiğini ve tehlikeli davranışlar sergilediğini gösteren sahte belgeler hazırlanmıştı.
Suzan çocuklarını geri almak için mücadele etmişti.
Aylarca mahkemelere gitmişti.
Ama sonunda velayet hakkını kaybetmişti.
Tufan’ın yüzü bembeyazdı.
“Peki öldüğümüzü nasıl sandı?”
Jale cevap veremedi.
Mualla söyledi.
“Jale birkaç yıl sonra ona çocukların evlat edinildikten kısa süre sonra trafik kazasında öldüğünü söylemiş.”
O an içimde bir şey koptu.
Karşımda duran kadına baktım.
Bizi büyüten kadına.
Yıllarca bizi “kurtardığını” söyleyen kadına.
Oysa kurtarmamıştı.
Çalmıştı.
“Adresini biliyor musun?” dedim.
Jale başını kaldırdı.
“Kimin?”
“Suzan’ın.”
“Sinan…”
“ADRESİNİ BİLİYOR MUSUN?”
Jale irkildi.
Mualla sessizce çantasını açtı.
İçinden eski bir not defteri çıkardı.
“Ben biliyorum,” dedi.
İki gün sonra Tufan’la birlikte küçük bir sahil kasabasına doğru gidiyorduk.
Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadık.
Adres bizi iki katlı eski bir evin önüne götürdü.
Bahçede saksılar vardı.
Kapının yanında küçük bir tahta tabela asılıydı.
Suzan Ergin – Terzi
Kapıyı çaldım.
Bir süre sonra kapı açıldı.
Karşımızda altmışlarına yaklaşmış, ince yapılı bir kadın duruyordu.
“Buyurun?”
Ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
Tufan da konuşamıyordu.
Sonunda,
“Siz Suzan Hanım mısınız?” dedim.
“Evet.”
“Elinizde… çocukluğunuza ait fotoğraflar var mı?”
Kadının yüzü değişti.
“Ne?”
“İkiz çocuklarınızın fotoğrafları.”
Suzan’ın eli kapının kenarına gitti.
“Sen kimsin?”
Ben cüzdanımdan çocukluk fotoğrafımı çıkardım.
Nihat’ın yıllar önce çektiği bir fotoğraftı.
Tufan’la bahçede yan yana oturuyorduk.
Suzan fotoğrafa baktı.
Sonra bize.
Sonra yeniden fotoğrafa.
Dudakları titremeye başladı.
“Hayır…”
Geriye doğru bir adım attı.
“Hayır, bu mümkün değil.”
“Suzan Hanım…”
“Benim çocuklarım öldü.”
Tufan’ın gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Ölmedik.”
Suzan bir anda dizlerinin üzerine çöktü.
Koşup onu tuttuk.
O an hayatımda ilk kez hiç tanımadığım bir kadının kollarında ağladım.
Ama garip olan şuydu:
Hiç tanımadığım halde kokusu bana yabancı gelmiyordu.
Suzan saatlerce bize anlattı.
Mahkemeleri.
Polis merkezlerini.
Çocuklarını geri almak için yaptığı başvuruları.
Bizi görebilmek için Jale’nin evinin önünde beklediği günleri.
Sonra Jale’nin ona ölüm haberimizi verdiği günü.
“Bana mezarınızın başka şehirde olduğunu söyledi,” dedi.
“Gidip görmek istedim ama aile izin vermedi dedi.”
Tufan ellerini yüzüne kapattı.
Suzan gözyaşlarını silerken,
“Sizi bir gün bile unutmadım,” dedi.
O gece yanımızdan ayrılmadan önce cebinden küçük bir kutu çıkardı.
İçinde iki minik gümüş bileklik vardı.
Üzerlerinde isimlerimiz yazıyordu.
Sinan.
Tufan.
“Doğduğunuz gün yaptırmıştım,” dedi.
“Öldüğünüzü söylediklerinde bile atamadım.”
Jale hakkında dava açıldı.
Sahte belgelerin hazırlanmasına yardım eden kişiler de soruşturmaya dahil edildi.
Ama benim için asıl mesele mahkeme değildi.
Çünkü hiçbir ceza bize kaybettiğimiz yirmi yılı geri getiremezdi.
Aylar sonra Suzan’la ilişkimiz yavaş yavaş güçlenmeye başladı.
Ona hemen “anne” diyemedik.
O da bunu hiç istemedi.
“Ben sizden bir kelime beklemiyorum,” dedi. “Sadece bundan sonra hayatınızda olmama izin verin.”
Bir yıl sonra Nihat’ın ölüm yıldönümünde üçümüz mezarlığa gittik.
Suzan mezarın başında uzun süre sessiz kaldı.
Sonra,
“O sizi sevmiş,” dedi.
“Buna inanıyorum.”
Başımı salladım.
“Evet.”
Çünkü öğrendiğimiz bütün yalanların arasında değişmeyen tek gerçek buydu.
Nihat bizim babamızdı.
Kan bağıyla değil.
Seçimiyle.
Suzan ise bizden vazgeçmemiş annemizdi.
Onu bizden ayıran şey terk ediş değil, başkasının açgözlülüğüydü.
Mezarlıktan ayrılırken Tufan bir tarafımda, Suzan diğer tarafımda yürüyordu.
Yirmi yıl boyunca bize bir ailenin bizi kurtardığı anlatılmıştı.
Oysa sonunda şunu öğrendim:
Aile, seni borçlu hissettiren insanlar değildir.
Aile, yanında kalmak için senden minnet beklemeyen insanlardır.
Ve bazen insan geçmişini değiştiremez.
Kaybolan yılları geri alamaz.
Ama gerçeği öğrendiği gün, hayatının geri kalanını bir yalanın üzerine kurmak zorunda olmadığını seçebilir.
Ben de tam olarak bunu yaptım.
Yirmi yıl sonra ilk kez arkamda bırakmam gereken kişinin öz annem olmadığını anlamıştım.
Çünkü bizi terk eden Suzan değildi.
Bizi annemizden koparan kadının anlattığı yalandı.
Bir Yorum Yazın